Biz insanlarla gökyüzü arasında sıkı bir ilişki vardır. Nedenini sorarsanız, ne biz insanlar ne de gökyüzü bir kararda olamıyoruz da ondan. Gökyüzünden yeryüzüne bazen güneş, bazen yağmur, bazen dolu, bazen kar, bazen fırtına, bazen şimşek, bazen sis, bazen gökkuşağı, bazen gece, bazen gündüz hediye olarak gelir. Gökyüzü bazen ağlar. Öyle bir ağlar ki bugünlerde Karaman’ımızda olduğu gibi her yer gözyaşına gark olur, tüm canlıların yüzü güler. Toprakla yağmurun buluşması dünyadaki en eşsiz görkemliliğe vesile olur. Gökyüzü bazen de gülücükler saçar yeryüzündeki bütün varlıklara. Özellikle yaz aylarında güneşin sıcak gülücükleri yeryüzündeki canlı cansız her şeyi sarıp sarmalar.
Biz insanlar da gökyüzü gibiyiz. Bazen güneş olur, söz ve eylemimizle karşımızdakini ısıtırız. Bazen şimşek olur birbirimizi çarparız. Bazen yağmur olur, gönüllerin tomurcuğa durmasını sağlarız. Bazen dolu gibi sert ve katı oluruz. Bazen kar gibi temiz bir yaşantıya sahip oluruz. Bazen gökkuşağı gibi renk cümbüşüne benzer renkli günler, haftalar yaşarız. Bazen sis olur, melankolik ruh haline bürünürüz. Bazen fırtına olur eser, gürleriz. Bazen gece olur ümitsizlik ve karamsarlık hastalığına yakalanırız. Bazen gündüz olur iç dünyamızı ve dış dünyamızı aydınlatırız. Tarifi mümkün olmayan neşe, huzur ve sevinçle hayata tutunmaya çalışırız. Kısaca bazen sevinçli, dingin; bazen de stresli gel-gitli oluruz. Adeta gökyüzünde görülen tüm değişimler biz insanlarda da temerküz eder.
Kemal Sayar’ın “Kendi Özünü Bil” isimli kitabında şöyle bir paragraf var:
“Varlığa itimat edin ve çalkantılar karşısında itidal sahibi olun. Pema Chödrön, “Gökyüzü sizsiniz, geri kalan her şey ise hava durumu.” diyor. Bulutlar gelir, geçer, gökyüzü orada kalır. Dayanıklılık kapasitesi terimini gökyüzünün her halde süreğenliği gibi kişinin herhangi bir durumda doğuştan gelen kendini toparlama, iyileşme, iyileştirme veya kendini koruma konusundaki maksimum yeteneğini ifade etmek için kullanıyorum. Fırtına da olsa mavi gök hâlâ oradadır.”
Hiç yok olmayacak bir Rabbimiz var ve O, bizim gerçek sahibimizdir. Nasıl ki gökyüzünde meydana gelen zıtlıklar gelip geçici gökyüzü, mavi gök kalıcıysa bizim üzerimizde meydana gelen iyi- kötü her şey de kalıcı değildir. Bunun bilincinde olmalı, nimet gördüğümüzde, her şey tıkırındayken işler yolundayken şımarmamalı kendimizi kaybetmemeliyiz. Yine bir anda her şey tersine döndüğünde üzüntü, gam, keder bizi gelip bulduğunda da stres denizinde boğulma bu da geçicidir.
Mevlana Hazretleri bu konuyla ilgili şunları söyler:
“ Ey delikanlı! Bu ten misafirhanedir. Her sabah, senin misafirlerin olan gam ve neşe oraya koşarak gelirler. Uyanık ol; sakın bu misafir benim boynumda kalır, deme! O, yokluğa uçar gider. Yani sürür ve gamın bekası yoktur. Gayb âleminden ne gelirse gelsin, o senin gönlünün misafiridir. Onu daima hoş tut! Yani gamdan ötürü üzgün; sürûrdan dolayı da çok neşe içinde kalma!”
XVIII. yüzyıl divan şairlerinden Rasih, gökyüzü gibi değişken bizlerin psikolojik durumunu ne güzel tahlil etmiş:
Dilde gam var şimdilik lutfeyle gelme ey sürûr
Olamaz bir hânede mihmân mihmân üstüne
Yardan mehcur iken düştük diyar-ı gurbete
Dehr gösterdi bize hicran hicran üstüne
( Ey mutluluk, kalbimde keder var şimdilik bir iyilik et ve gelme. Çünkü bir hanede misafir üstüne misafir olmaz. Sevgiliden ayrı kalarak gurbet eline düştük. Dünya bize ayrılık üzerine ayrılık gösterdi.)
Kanuni’ye veya babası Yavuz’a ait olduğu bildirilen şu mısralarda da aynı gerçeğe vurgu yapar:
Gamına gamlanıp olma mahzun!
Demine demlenip olma mağrur!
Ne dem bâkî, ne gam bâkî, ya Hû!
Varlıkla gururlanma, yoklukla da çok üzülme. Her durum geçicidir, aslında bu dünyada sen de ölümlüsün diyerek farkındalık yolculuğumuzu canlı tutmamızı ister.
Yunus Emre, “Hoştur bana senden gelen/Kahrında hoş lütfunda hoş” diyor. Gül ya da diken, mutluluk ya da üzüntü fark etmez diyerek gelen yerin yüceliğine vurgu yapıyor. Belki de biz Yunus Emre’nin aşkın düşünme şekline, kalbi yolculuğuna, derinliğine sahip olamadığımız için boğuluyoruz dünyanın can sıkıcı olayları, durumları karşısında.
Güzellik, varlık, şan şöhret, çeşitli kazanımlar gelip bizi bulduğunda sorun olmuyor; gönlümüz hoş oluyor. Bazen de bunların imtihan sebebi olduğunu unutup aklımız ve yeteneklerimiz sayesinde elde ettiğimizi düşünüyoruz. Ne zaman imtihan gereği Rabbimiz bizi hastalık, musibet, ayrılık, iflas, işsizlik, yakın uzak anlaşmazlığı ile sınayacak olsa kabullenemiyor; çileli günlerimizi sabırsızlık ve takdire rıza gösterememekle uzatıyoruz.
Yunus Emre “kahrında hoş, lütfunda hoş” diyor.
Biz de her imtihanı kaldıramayacağımızı düşünerek büyüklerin dediği gibi
“lütfunda hoş, lütfunda hoş” diyerek güzelliklerin bizi bulmasını temenni edelim.
Ali ALTAYLI