Zaman gösterdi ki; nasıl ki arızalı, problemli arabalar yollarda çok ses çıkarır, çoğu zaman sizi yolda koyar, yorar, maddi kayıplara neden olur. Aynen bunun gibi daha karışık bir yol olan, hayat yolunda yürürken karşılaştığınız insanlar da sizi yorar. Öyle bir yorulursunuz ki, dünyaya geldiğinize bin pişman olursunuz. Uzaksa iletişimi keser, telefondan siler, yüzünü görmek istemezsiniz. Ya en yakınlarınızsa ne yapacaksınız. Etle tırnak gibi ise mesela! Sizi üzen, yoran, yıpratan, dünya imtihanınızı zorlaştıran en yakınlarınızsa ne yapacaksınız. Tırnağı etten söküp uzak bir yere fırlatabilir misiniz? Fırlattınız diyelim kanayan parmağınızın yere düşen tırnağınızın acısına, ne kadar süre katlanabilirsiniz? Doğumdan ölüme kadar biz insanları en çok yoracak olan aynı ortamı, mekânı, sofrayı paylaştığımız kişilerdir. Sağımızdaki, solumuzdaki, önümüzdeki arkamızdaki kişilerdir.
Selim Akgün’ün şiirinde dediği gibi:
Sonra, üzmeye kıyamadıklarımız,
Bir daha üzer mi diye korkar olduklarımız olur.
Gözümüzden bile sakındıklarımız,
“Gözüm görmesin!” diye haykırdıklarımız olur.
Sayelerinde gülebildiklerimiz,
Darbeleri sayesinde gülemediklerimiz olur.
Dünya hali işte!
Halden hale…
Olur da olur.
Bu hallerde yine olan bize olur.
Zaman gösterdi ki; dünyanın en zor işlerinden biri insanlarla uğraşmak ve insanların içinde olmaktır. Sabah bir müşterim geldi dedi ki abi siz esnaflığı iyi yapıyorsunuz. Geçen sene yüksek gerilimde çalışıyor iyi de para alıyordum. İşim de çok kolaydı. Çalışanların başında duruyordum; fakat inanın çalışanlar, işçiler beni çileden çıkardı. İnsanları yönetmenin, idare etmenin, onlarla uyum için çalışmanın çok zor olduğunu anladım. Çok fazla dayanamadım işi bıraktım. Şu anda dağda keçi koyun otlatıyorum, daha huzurluyum. Hayvanlar vefasız, kıymet bilmez bazı insanlar gibi değil abi, arkadan iş çevirmez, seni çabuk gözden çıkarmaz. Karnını doyurur suyunu verirsen seni üzmez.
Zaman gösterdi ki; İbrahim Ethem (hz.) ne “en yakın yerleşim birimi hangi taraftadır?” diye soran askere eli ile mezarlığı gösterir. Hal böyle iken kavga, gürültü, çatışma, itişmeden kendimizi niçin alamıyoruz? Biz insanlar son durak yerimizin kara toprak olduğunu bile bile niçin birbirimizi şifa değil dert oluyoruz? Kabirdekilerin sıkıntı çektiği dünyalıklardan, mecazi sevgililerden niçin kendimizi bir türlü kurtaramıyoruz? Ölümlü olduğumuzu bilen biz insanlar niçin başkasının gözyaşına gülüyor, zaafından, cahilliğinden, ahmaklığından yararlanarak kendi kovamıza menfaat aşırıyoruz?
Cahit Sıtkı Tarancı bu gerçeği ne güzel ifade etmiş:
Ayva sarı nar kırmızı sonbahar!
Her yıl biraz daha benimsediğim.
Ne dönüp duruyor havada kuşlar?
Nerden çıktı bu cenaze, ölen kim?
Bu kaçıncı bahçe gördüğüm tarumar?
Neylersin ölüm herkesin başında.
Uyudun uyanamadın olacak.
Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında?
Bir namazlık saltanatın olacak
Taht misali o musalla taşında.
Zaman gösterdi ki; bilimi kutsayan, her şeyi maddede arayan maneviyata gözü kör, kalbi taştan daha katı, yaşayışı hayvandan daha aşağı, kendisine gönderilmiş meleğe bile benim bir gözümü komşumun iki gözünü al diyen, kaybedecek bir şeyi olmayan hırs, öfke ve şehvet aklına perde olmuş, canlı ve cansızlarla sağlıklı ilişki kuramayan, sabır ve şükürden uzak, benliğini, zenginliğini, ilmini insaniyetinin önüne geçirmiş, yüz kızarması nedir bilmeyen, yaptığı her işin doğru olduğuna inanan, kendisine yanılma payı vermeyen, aklını, vicdanını, ruhunu, gönlünü ihmal edip haz ve çıkarından başka bir şey görüp tanımayan insana çok şey anlatamazsın.