Vücut sarayımızda akıl, kalp, vicdan, şuur, irade, idrak, ruh ve nefis gibi latifeler bulunduğunu hemen hemen hepimiz biliyoruz. On bir ay vücut sarayımızda ihtilal çıkaran, bizleri zor durumda bırakan, diğer latifeleri kendi etrafında döndüren nefis, Ramazan ayında açlıkla terbiye olduğu için firavuniyeti kırılıp yola geliyor.
Nefisi açlıktan başka en iyi şekilde terbiye eden başka bir yöntem yoktur. O yüzden Kutlu Nebi (SAV) oruçlu olmanın yanlışa düşmekten bizleri kurtardığını söyler: “Sizden kimin evlenmeye gücü yetiyorsa hemen evlensin, çünkü evlilik, gözü (harama) karşı daha iyi korur, namusu daha çok muhâfaza eder. Kimin de evlenmeye gücü yetmiyorsa o da oruca devam etsin. Çünkü oruç onun için bir kalkandır.” (Bkz. Buhârî, Nikâh, 2; Müslim, Nikâh, 1; Ebû Dâvûd, Nikâh, 1/2046)
Bediüzzaman Hazretlerinin “Ramazan Risalesi”ndeki şu ifadeler söylediklerimizi doğrular niteliktedir.
“Ramazan-ı Şerifin orucu doğrudan doğruya nefsin mevhum rububiyetini kırmak ve aczini göstermekle ubudiyetini bildirmek cihetindeki hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:
Nefis, Rabbisini tanımak istemiyor; firavunâne, kendi rububiyet istiyor. Ne kadar azaplar çektirilse, o damar onda kalır. Fakat açlıkla o damarı kırılır. İşte, Ramazan-ı Şerifteki oruç, doğrudan doğruya nefsin firavunluk cephesine darbe vurur kırar; aczini, zaafını, fakrını gösterir, abd olduğunu bildirir.
Hadisin rivayetlerinde vardır ki:
Cenâb-ı Hak nefse demiş ki:
“Ben neyim, sen nesin?”
Nefis demiş: “Ben benim, sen sensin!”
Azap vermiş, Cehenneme atmış, yine sormuş.
Yine demiş: “Ene ene, ente ente!” Hangi nevi azabı vermiş, enaniyetten vazgeçmemiş.
Sonra açlık ile azap vermiş, yani aç bırakmış.
Yine sormuş: “Men ene vemâ ente?”
Nefis demiş: “Ente Rabbiye’r-Rahîm ve ene abdüke’l-âciz.” Yani, “Sen benim Rabb-i Rahîm’imsin; ben senin âciz bir abdinim.”
Bu deneme yazısı dün gece aklıma düştü ve yazmaya karar verdim. 2006 yılında üniversite okurken yazdığım dörtlükler bir anda hatırıma geldi. Bir tanesini yazmadan geçmeyelim.
BENDEN AYRI
Ey nefsim! Niçin gelmezsin yola?
Birazcık beni bırak versene mola!
Söyle sen kimsin nesin necisin?
Yoksa benden ayrı ben misin?
Vücut sarayımızda bizimle yaşayan latifelerimiz var. Bizim kalitemizi de hangi latifeyi vücudumuzda en çok işlettirme yönümüz belirliyor. Aslında iç temizliği ve temiz insan kalma, cennete layık insan olma, meleklerden daha üstün hale gelme iddiamızda hangi latifeyi daha çok beslediğimize bağlıdır.
Eğer vücut sarayımızdaki latifelerden akıl, kalp ve ruhumuzu günlük, haftalık, aylık, yıllık en güzel şekilde besleyebiliyorsak nefse hak ettiğinden fazla değer verip şımartmıyorsak cennete layık, iyi bir insan haline geliriz. (Ramazan ayında açlıkla nefis susar, küser, küçülür; diğer latifelerimiz bayram eder.) Yok, eğer vücut sarayımızda nefsimizi besler; akıl, kalp ve ruhumuzu nefsimizin emrine verirsek cehenneme layık, kötü bir insan haline geliriz.
İki değişmeyen olan Ku’ran ve sünnet bu konuda bize ne söyler, nefsin vücudumuz üzerinde hâkim olması ne büyük tehlikeler getiriyor tefekkür ederek anlamaya çalışalım.
“Gördün mü hevâsını ilâh edinen kimseyi? Artık ona sen mi vekîl olacaksın?! Yoksa sen, onların çoğunun gerçekten dinleyeceğini yahut akledip düşüneceğini mi sanıyorsun? Hayır, onlar hayvanlar gibidir, hatta onlar yolca daha da sapıktırlar.” (Furkân 25/43-44. Ayrıca bkz. Câsiye 45/23)
Rasûlullah (s.a.v), hevâyı ilâh edinmenin ne kadar büyük bir kötülük olduğunu şöyle ifade eder:
“Allah’a göre, gök kubbe altında ibadet edilen sahte ilâhlar arasında, peşine düşülen hevâdan daha ağırı ve daha kötüsü yoktur.” (Heysemî, I, 188)
“Ümmetim adına en çok korktuğum şey; nefislerinin hevâlarına uymalarıdır.” (Bkz. Heysemî, I, 187; Süyûtî, I, 12)
“Sizin hakkınızda en çok korktuğum şeylerden biri, mîdeleriniz ve iffetleriniz hususunda sizi azgınlığa sürükleyen şiddetli arzular, diğeri de hevâ ve hevesinizin sizi dalâlete düşürmesidir.” (Ahmed, IV, 420, 423; Heysemî, I, 188; Ebû Nuaym, Hilye, II, 32)
Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
“Cehennem, nefse hoş gelen şeylerle kuşatılmış; cennet de nefsin istemediği şeylerle çepeçevre sarılmıştır.” (Buhârî, Rikâk, 28; Müslim, Cennet, 1. Ayrıca bkz. Ebû Dâvûd, Sünnet, 22; Tirmizî, Cennet, 21; Nesâî, Eymân, 3)
Toplumun can damarı olan ahlak ve maneviyatı diziler, sosyal paylaşım siteleri, çeşitli programlar ve görsellerle zayıflatılmaya çalışılmış toplum hedonizm bataklığına itilmiştir. Nefsin vücudumuzda hâkim olması Rabbimizle ve insanlarla aramızı açmış, bizi hazlarımızın kölesi haline getirmiştir.
Daha öncede bir yazımda bahsettiğim bu hikâye, vücut sarayımızdaki latifelerden hangilerini en çok beslememiz gerektiği noktasında bize yardımcı olur.
Yaşlı Kızılderili reisi torunuyla birlikte kulübesinin önünde oturmakta ve az ötede birbiriyle boğuşup duran iki kurt köpeğini izlemektedir. Köpeklerden biri beyaz, biri siyahtır. On iki yaşındaki çocuk kendini bildi bileli o köpekler dedesinin kulübesi önünde boğuşup dururlar. Bunlar dedesinin sürekli göz önünde tuttuğu, yanından ayırmadığı iki iri kurt köpeğidir… Çocuk, kulübeyi korumak için bir köpeğin yeterli olduğunu düşünmektedir.
Dedesinin ikinci köpeğe neden ihtiyacı olduğunu ve renklerinin neden özellikle siyah ve beyaz olduğunu anlamak ister. Bir gün dedesine bunun sebebini sorar; Yaşlı reis, bilgece bir gülümsemeyle torununun sırtını sıvazlar ve “Onlar benim için iki simgedir evlat.” der.
“Neyin simgesi?” diye sorar çocuk. Dedesi: “İyilik ile kötülüğün simgesi. Aynen şu gördüğün köpekler gibi, iyilik ve kötülük içimizde sürekli mücadele eder durur. Onları seyrettikçe ben hep bunu düşünürüm. Onun için yanımda tutarım onları.”
Çocuk, sözün burasında ‘mücadele varsa, kazananı da olmalı’ diye düşünür ve her çocuğa has, bitmeyen sorulara bir yenisini daha ekler: “Peki, sence hangisi kazanır bu mücadeleyi? Bilge reis, derin bir gülümsemeyle torununa bakar ve “Hangisi mi evlat? Ben, hangisini daha iyi beslersem!” der.
Özetle Ramazan ayına elveda demeye başladık. Nefsimiz bizi bir süre rahatsız etmedi; çünkü açlık nefsimizin belini kırdı. İçimizdeki iyilikler, güzellikler, beyazlar filizlendi. Ya diğer aylar nasıl olacak; bizi içten içe çürüten siyahlar, kötülükler ne olacak? Midemiz dolu, kibrimiz ve konforumuz çok, sözlerimiz büyük, gösteriş tutkunluğumuz taşkın, diziler, sosyal paylaşım siteleri, yollarımıza döşenmiş mayınlar…
Üstat Necip Fazıl Kısakürek ne güzel söylemiş:
Hep nefs çıkar karşıma ölüp ölüp dirilsem.
İnsandan kaçmak kolay kendimden kaçabilsem.
ALİ ALTAYLI