Bugün sabah işyerini açtıktan kısa bir süre sonra erkek bir müşteri selam vererek içeri girdi. Daha önce aldığı ayakkabının eskidiğini yeni bir spor ayakkabı almak istediğini söyledi. Kısa bir süre içerisinde istediği ayakkabıyı buldu ve ayağına giydi. Abi indirim kartı verelim dedim, kabul etti. Cep numarasını verirken yalnız hocam benim ailevi problemlerim var; durumda iyi şeyler paylaşmayabilirim, dedi. Eğer, abi sizin için bir mahzuru yoksa ne gibi bir probleminiz var, anlatabilir misiniz diye rica ettim. Kendimin bu konuda çalışmalarım olduğunu anlattım. Orta yaşlı beyefendi beni kırmayarak anlatmaya başladı.
Hocam, diyerek söze başladı. Ben torun sahibi bir kişiyim. Bu akşam canımın sıkısından yumruğumu duvara vurdum; galiba çıkık var, dedi. Niçin yumruğunu duvara vurdun, dedim? Anlatmaya devam etti. Eşim benimle yatmıyor, gecenin geç saatinde akıllı telefonla bir başka erkekle mesajlaşırken yakaladım. Instagramda birbirlerine kalp gönderdiklerini tespit ettim. Gittim gece yarısı erkeğe buldum, konuşturdum. Elimden bir kaza çıkacağını niçin benim hanıma kalp gönderdiğini sordum? Benim hanımı bekâr zannettiğini söyledi. Özür diledi, evli olduğunu bilmediğini söyledi. Bir daha olmayacağını söyleyerek yanımda ınstagramı sildi, dedi.
Daha sonra konuşma arasında daha önce ayrıldıklarını söyledi.
Mahkeme kararıyla siz daha önce ayrıldınız mı dedim?
Evet, dedi.
Peki, siz ayrıldıysanız niçin hanımının yanına gidiyorsun? dedim.
Ben dinen boşamadım, dedi.
Abi, ben hoca değilim; ama eğer bir kişi mahkeme kararıyla eşinden boşanmışsa dini nikâh sıkıntıya girer, diye biliyorum. Sen istersen müftülüğe bir sor, dedim.
Zaten hocam eşimin psikolojisi iyi değil, diye devam etti.
Konya’da bir müddet hastanede yattığını söyledi. Şimdi daha iyi, dedi.
Ben de beyefendi, dedim. Madem eşinizle mahkeme kararıyla ayrıldınız; çocuklarınız da sizden ayrı evlendi, yuvasını kurdu. Hem ayrıldığınız eşinizin psikolojik durumu iyi değil, niçin eşinizi kendi haline bırakmıyorsunuz?
Hem ayrıldınız, eşiniz biraz iyileşti, kendi yolunu çizsin; kendi önüne baksın hem de siz, dedim. Körü körüne sahiplenmek, doğru olmayan yollarda ısrar etmek sizin psikolojik sağlığınıza ve manevi yaşantınıza zarar vermez mi dedim?
Bir gün önce aklıma gelen, önceleri çok dinlediğim Can Yücel’in “Bağlanmayacaksın” şiirini müsaadeniz olursa okuyum, dedim. Kabul etti, okudum.
Bağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne.
“O olmazsa yaşayamam. ”demeyeceksin
Demeyeceksin işte.
Yaşarsın çünkü.
Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.
Çok sevmeyeceksin mesela. O daha az severse kırılırsın.
Ve zaten genellikle o daha az sever seni,
Seni onu sevdiğinden.
Çok sevmezsen, çok acımazsın.
Çok sahiplenmeyince çok ait de olmazsın hem.
Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin.
Senin değillermiş gibi davranacaksın.
Hem hiçbir şeyin olmazsa kaybetmekten de korkmazsın.
Nacaksın.
Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın.
Çok eşyan olmayacak mesela evinde.
Paldır küldür yürüyebileceksin.
İlle de bir şeyleri sahipleneceksen,
Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin.
Gökyüzünü sahipleneceksin,
Güneşi, ayı, yıldızları…
Mesela kuzey yıldızı, senin yıldızın olacak.
“o benim.” diyeceksin.
Mutlaka sana ait olmasın istiyorsan bir şeylerin…
Mesela gökkuşağı senin olacak.
İlle de bir şeye ait olacaksan renklere ait olacaksın.
Mesela turuncuya ya da pembeye
Ya da cennete ait olacaksın.
Çok sahiplenmeden çok ait olmadan yaşayacaksın.
Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi,
Hem de hep senin kalacakmış gibi hayat.
İlişik yaşayacaksın. Ucundan tutarak…
Müşteri, şiiri dinledikten sonra tekrar çay içmeye geleceğini söyleyerek işyerinden ayrıldı. Sonra geçen hafta işyerine uğrayan Ahmet Bey’in sözü aklıma geldi. Şöyle demişti: “ Gerçekte bizim olmayan şeyler için bir ömrü feda ediyoruz, dünyayı kendimize zindan ediyoruz.”
Ahmet Bey’in dediği gibi sadece sonsuzluğa uzanan aşkın düşünceler, güzel işler ve güzel niyetler bize yârdır, diğerleri biz bârdır.
Biz bile bize ait değilken bize emanet olarak verilenler nasıl bizim olabilir? Gerçekten bizim sanarak eşyaya ve insana hak ettiğinden fazla değer vererek bir ömrü feda etmeye değer mi?
Ali Altaylı