Dünyaya gelen bizlerin mutluluk ve huzur arayışı artarak devam etmektedir. Aslında bütün çalışmamız, uğraşımız mutlu bir yaşam içindir. Kendimizi ve sevdiklerimizi huzur ikliminde yaşatmaktır. Hedeflerimiz için gece gündüz çalışmamız, bir meslek sahibi olmamız, geliri iyi bir mevkide bulunmamız, tatile gitmemiz, iyi insanlarla dostluk kurmamız, farkındalığımızı ve sağlığımızı iyileştirmek için çabamız, maddi ve manevi yönden inkişaf etme düşüncemizin altında yatan uzun süren mutluluk ve huzur arayışımızdır.
Her yıla huzur ve mutluluk temennileriyle gireriz; ama gelecek günlerin bize ne getireceğini bir türlü kestiremeyiz. Özellikle geride bıraktığımız yıllar, bize güzel yüzünü göstermese de hep bekleriz, umut ederiz güzel günleri, kışından çok baharını gösterecek yılları.
Ekonomik olarak zor günler geçirdiğimiz ve her gün daha çok gıda için gittiğimiz marketlerin etiket değişiminde yarışa giriştiği şu günlerde ruh sağlığımızı nasıl koruyabilir, az da olsa nefes alarak huzurlu günler geçirebiliriz. Hırs ve açgözlülükten bir türlü kurtulamayan dar gelirliyi düşünmekte zorlanan üç harfli marketlerin ve biz esnafların sonu ne olacak?
Nedense insanoğlu ne bizden önce çok uzun süren huzurlu günleri yakalamıştır ne de bizden sonra uzun süren huzur ve mutluluğu yakalayacaktır.
Bunun iki nedeni vardır:
Birincisi, bu içinde kısa bir süre kalacağımız dünyanın yüzde yüz mutluluk için yetersiz olması ve dünyaya gelen her insanın derecesine göre küçük büyük imtihandan geçirileceği gerçeğidir.
İkinci nedeni ise biz insanların haddini aşmayarak kendini aşmasının, kendini bulmasının sırrı; huzursuzluk, içsel buhran, çıkmazlar, ani olarak başımıza gelen hastalık, kaza, işsizlik, geçimsizlik, iflas, deprem, yangın vb. durumlarda saklı olmasıdır.
Gelin bugünkü köşe yazımızı, şairlerin dilinden anlamaya çalışalım.
Behçet Necatigil,
Biliyorum,
Saadet, bana dünyada gelmez.
Ölümü bekliyorum.
Şaire göre, gerçek huzur ve mutluluk doğunca değil, ölünce bize nasip olacak. O da bu dünyanın denenme yeri olduğunu anlayıp sınavlardan başarıyla geçebilirsek.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Allah Teâlâ, ‘Ben sâlih kullarım için hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın duymadığı, hiçbir insanın hatır ve hayal edemediği nimetler hazırladım’ buyurdu.”
Ebû Hüreyre, isterseniz şu âyeti okuyunuz dedi:
“Mü’minlerin yaptıkları ibadet ve iyiliklere karşılık olarak onlara ne mutluluklar saklandığını hiç kimse bilemez.” (Secde sûresi, 17)
Necâtî eğer insansan gamdan kurtulamazsın, der:
Cihânda âdem olan bî-gam olmaz
Onun çûn bî-gam olan âdem olmaz
(Dünyada insan olan gamsız olmaz. Onun için gamsız olan insan, insan olmaz.)
Fuzûlî ise benim çektiğim gamı develer çekmiş olsaydı, öyle incelirdi ki iğne deliğinden geçer hale gelirdi ve cehennem ehlinin yüzü gülerdi diyerek A’râf Suresi 40. ayete telmih yapar.
Bu gamlar kim benim vardır bâirin başına konsa
Çıkar kâfir cehennemden güler ehl-i azap oynar
(Benim öyle dertlerim var ki, bu dertleri bir devenin sırtına koysanız kâfirler cehennemden çıkar; azap ehli de gülüp oynamaya başlar.)
Taşlıcalı Yahya,
Âdemoğlu ‘âleme ‘uryan gelir ‘uryan gider
Nâle vü efgân ile giryân gelir giryân gider
(İnsan dünyaya gelirken eli boş gelir, buradan giderken de eli boş gider. İnsan dünyaya gelirken ağlayarak gelir, giderken de ağlayarak gider.)
“İnsanın ölürken ağlaması hem kaybettikleri için hem de bu kısa hayatı iyi değerlendiremediği içindir. İnsan yaptıklarından pişmanlık duyar, yapmadıklarına da hayıflanır.”
Belki de hiçbir şey götüremeyeceğimizi bildiğimiz halde ağır yüklerin altına girmemiz, biriktirme ve baş olma sevdası, yatırım anlayışımızın değişmesi, mükemmel bir şekilde dışımızda var olma ve dışımızı güzelleştirme tutkusu, gerçek sahibimizin yerine sahte sahipler koymamız huzursuzluğumuzu beslemektedir.
Osman Nevres ise derdimden ağlamaya kalksam toprak, rüzgâr, su, gökler yanar diyerek dünyanın dert tasa yeri olduğunu bildirir.
Eylesem ağlayarak âh ile eflâk yanar
Su yanar nâr yanar bâd yanar hâk yanar
(Eğer ayrılık acısıyla ağlarken bir ah etsem; gönlümdeki ateşten çıkan o ahın dumanı içindeki kıvılcımlardan tutuşup ateş olur, sonra o ateşten su yanar, hava yanar, toprak yanar.)
Ziya Paşa ise mutlu olmanın çarpıcı gerçeğini açıklıyor. Dünyaya hiç gelmemek.
Âsûde olam dersen eğer gelme cihana
Meydâna düşen kurtulamaz seng-i kazâdan
(Eğer mutlu ve rahat olmak istersen bu dünyaya hiç gelme; çünkü şu hayat meydanına bir defa düşen kaza taşlarından ıstırap verici dertlerden kurtulamaz.)
Peki, dünya pazarına imtihan için gönderilen az çok mutluluğu tatmış insanların ortak özelliği yok mu?
Var elbet.
Beklentisiz yaşayanlar, yaratılmıştan beklentiye girmeyenler.
Yaratıcı ve yaratılmışla barışık yaşayanlar.
Gelecek endişesi çekmeyenler, dayanak noktası, sosyal devlet anlayışı.
Kaliteli eş dost çevresi olanlar. Derdimize derman olabilecek çevre.
Ekonomik olarak kendine ve sevdiklerine yetebilenler.
Zihin ve kalp evine olumlu girdi yapanlar, özünü temiz tutmasını başaranlar.
Çocukluk dönemini kaliteli, doya doya yaşayanlar.
Evlilik hayatı uyumlu olanlar. Ailedeki her bireyin kendini değerli hissettiği evlilikler.
Haz ve hızda aşırıya kaçmayanlar, hedonizmde boğulmayanlar, ruhun hayat derecesine girenler.
Fiziksel ve psikolojik olarak sağlıklı olanlar.
Belirli bir hedefin peşinde koşanlar.
Niyeti temiz, bakış açısı güzel olanlar.
Çalışmayı ve üretmeyi sevenler.
ALİ ALTAYLI