Dün ay sonu ödemeleri için bankalara doğru yürümeye başladım. Değerli dostlarımdan Halis Bey’in bürosuna gözüm ilişti. Beni kapıda görür görmez hocam otur, çay içelim, sohbet edelim diye ısrar etti. Ben de yoğun bir programım olmasına rağmen kıramadım, hal hatır sormadan sonra yönelttiği sorularla sohbete koyulduk.
Sorular şunlar:
Biz erkekler olarak niçin geç olgunlaşıyoruz?
Bizi içten içe çürüten, durağanlaştıran nedir?
Dünyada ve ülkemizde boşanma oranları niçin artış gösterdi?
En tehlikeli insan tipinin özellikleri nelerdir?
Evimizde yaşayan çocuklar bizim kültürün çocukları mı?
Vaktimin çok olmadığını belirterek çaylarımızı yudumlarken kısa kısa cevap verebileceğimi söyledim.
Biz erkeklerin geç olgunlaşmasının, gerçek hayatı geç tanımasının en önemli nedenlerinden biri anne babanın hayat direksiyonuna kendisi oturup sorunsuz yol almamızı istemesindendir. Bize denizde yüzmeyi öğretirken bizi yalnız bırakmayıp elimizden ayağımızdan tutarak beraber yüzelim demesindendir. Genelde aşırı korumacı anne babada yetişen bizler kendimiz olamadan, hakkıyla sorumluluk sahibi olamadan dünyadan geçip gidiyoruz. Özellikle yeni nesil bu konuda daha şanssız. Çok erken yaşlarda aileden ayrılan, başka şehre okumaya çalışmaya giden, gurbet gören, ayrılık, yokluk, yoksulluk, ızdırap, acı, hastalık, musibet gören insanlar çok çabuk olgunlaşıyor. Anne baba ve yakın çevresinin dizinin dibinden ayrılmasına imkân verilmeyen erkekler veya bayanlar fark etmez olgunlaşamıyor hep bir tarafı yaşı kaç olursa olsun çocuk kalıyor. Bu nedenle iş hayatı ve evlilik hayatı istenilen düzeyde ilerlemiyor.
Bizi içten içe çürüten, durağanlaştıran kendimizle değil, başkalarıyla çok ilgileniyoruz. Kim ne almış, kim ne satmış, kim kime yürümüş, kim kimle tatile gitmiş vb. İnsan başkalarıyla değil, kendisiyle yüzleşerek ilerleyebilir. Konfor, gösteriş, gelecekten ve kendimizden ümitsiz olmak, geleceğe karamsar bakmak, burnumuzdan kıl aldırmamak, olumlu eleştiriye bile kendimizi kapatmak, kıskançlık ve kendimizi özel, farklı görmek, kibir, enaniyet, ver yiyeyim ört yatayım düşünme şekli, hazırcılık bizi içten içe çürütüyor.
Dünyada ve ülkemizde boşanma oranlarının artmasının en önemli nedenlerinden ikisi tek dünyalı yaşama isteğinin artması ve sorunsuz yaşama sahip olma arzumuzdur. Dünyaya geldiğimiz günden itibaren sorunlar başlar; çünkü yaşadığımız bu yerde yüzde yüz huzur ve mutluluk yok. Sorun dünyada çok, evliliğe adım attığımız günden itibaren sorunlar daha çok olmaya başlar. Kombimiz patlayabilir, arabamız kaza yapabilir, musluk açık kalıp evi su basabilir, fikir uyuşmazlığı olabilir, çocuğun büyütülmesi aşamasında sorunlar çıkabilir. Okul dönemimizde soruları çöze çöze bir üst sınıfa geçtik, sınavları kazanıp devlette veya özelde belirli bir statüye kavuştuk. Hayat okulunda da insan sorunları çöze çöze güçlenir, olgunlaşır, yolundaki çakıl taşlarını, dikenleri, mayınları temizler. İşte biz çözüme odaklanmak, Allah bir çözüm yolu bin bir demek yerine, sabredelim vardır muhakkak bir çıkış yolu demek yerine, aceleyle sızlanarak, şikâyet ederek vardır bunda bir hayır demeyerek düştüğümüz olumsuz durumdan kurtulmak istiyoruz ya da hiç çözümü düşünmeden, çözüm yolu araştırmadan dokunulmazlığımız varmış gibi ortalığı birbirine katıyoruz. Ayrıca ilgi, sevgi, takdiri evde çoğaltmak yerine eksik arama, kusur görme ve eleştiriyi çoğaltıyoruz. Evlenene kadar hiç sorumluluk almamış bireylerin bir anda evliliğin ağır yükünü kaldıramaması, dıştan kumandayla telefonla idare de boşanmaları arttırıyor.
En tehlikeli insan tipi; her şeyden şikâyet eden, sorun üretip çözüm üretmeyen, konfor ve rahatlığından taviz vermeyen, çalışmayı sevmeyip yakınının desteğiyle geçinen, aşırı karamsar, kıskanç ve kindar, başkalarının hayatlarıyla çok ilgilenen, çok eleştiren ama asla olumlu eleştiriyi bile kabul etmeyen, sorunlarını yüz yüze değil de arkadan konuşarak çözmeye çalışan, kendinden başka kimseyi görmeyen (narsist) aşırı şüpheci (paranoyak) sadece midesi ve hazzına hizmet eden, kendini yetiştirmek için mücadele vermeyendir.
Evimizde yaşayan çocuklar bizim çocuklarımız olmasına rağmen kendi değerlerimizi aktarmada zorlanıyoruz. Ekranları bilinçli kullandıramıyoruz. Baba, anne elinden telefonu düşürmüyor, gözünü de televizyona odaklıyor. Çocuk evde ne görürse onu modelliyor. Renkli, farklı dünyalar sunan ekranlar çocuğu bizden koparıyor. Özellikle baskıcı ve dayatmacı ailelerde yetişen çocuklar belirli yaştan sonra tamamen anne baba ile çatışmaya girebiliyor. Çocuk ilgi, sevgi, oyun, farklılık, canlılık istiyor; kim verirse ona kayıyor.
Halis Bey ile ortalama yarım saat sohbet ettik, birbirimizle fikir alışverişinde bulunduk. Samimi ve gelişime açık dostuma teşekkür ettim. O da kendisine zaman ayırdığım için şükranlarını sundu. Sohbetimizdeki insicam yüzümüzde ve gözümüzde belirmişti.
Ali Altaylı