Çarşamba günü Çumra’da ikamet etmekte olan akrabalarımızdan Ayşe Hanım’dan mesaj geldi. Mesajda şunlar yazıyordu: “Silifke’de yaşamakta olan Mehmet abim ani gelişen kalp krizinden dolayı vefat etmiştir. Cenaze yarın öğle namazından sonra kaldırılacaktır, biz yola çıktık.” Biz de babamla Perşembe sabahı cenazeye katılmak üzere yola çıktık. İki saat gibi bir zaman diliminde Silifke’deki evlerine vardık. Bir oğlu bir kızı olan Mehmet dayımızın oğlu Tamer: “ Babam iyiydi, her şey bir anda oldu. Babam, lavabodan çıkmış evin ortasında düşüp kalp krizi geçirmiş, ben gelince evde uzanmış cansız bedenine rastladım.” diyerek cenazeye gelen biz akrabalarına bilgi veriyordu.
Mehmet dayı şakacı, şen şakrak bir insandı. Kimseyi kolay kolay kırmaz, çevresi tarafından tutulan, sevilen bir insandı. Öğle namazına yakın, son yolculuğuna temiz bir şekilde uğurlanmak için yıkanıp kefenlendi. En yakınları Mehmet dayıyı son kez bir defa daha görmek için sırayla cenaze arabasının içine yöneldiler. Cansız bedenini kefene sarılmış gören okuyor, ağlıyor, derin tefekküre yöneliyordu. Sıra bana gelince ben de okudum, sonra yüzünden öptüm, sonra da iyice kefene sarılmış vücuduna baktım. Çok uzun zamandan beri bir cenazenin yüzünü öpüp uzun süre simasına bakmamıştım.
Mehmet dayımın cansız bedenine, simasına bakarken zihnimde birkaç hakikat cümlesi ve birkaç da şiir canlandı:
Aslında “ben, ben” diye ortalıkta gezen, “ben olmazsam işler yürümez” diyen bizlerin ne kadar aciz olduğu gerçeği…
Ölümlü olan bizlerin büyük kin, nefret ve intikamı zayıf ve her an dağılmaya hazır bedenimize yük etmemiz gerçeği…
Kabrin önü ve sonrasının sahibi olan Yaratıcımıza dua, niyaz, temiz yaşantı ile yönelmemiz gerçeği…
Bizi yolda koyan Rabbimiz ile aramızı açan hedonist, narsist, egoist hazzı, benliği, bencilliği ilahlaştıran her türlü kabullerden ve yaklaşımlardan uzaklaşma gerçeği…
Madem yolculuğunuzun bileti tek kişilik, çoklukta boğulmanın, çokluğa itibar etmenin anlamsızlığı gerçeği…
Biz insanların geneli dışa (zenginlik, bindiğin araba, oturduğun ev, statü vb.) bakar, Yaratıcımız ise kalbe, gönle, öze bakar. Dıştan ziyade içimizi, özümüzü, beynimizi, dilimizi, yaşantımızı güzelleştirmemiz gerçeği…
Ölümün bizi nerde, ne zaman, ne şekilde beklediğini bilmiyoruz. O zaman Hz. Mevlana’nın: “Misafir gelecekmiş gibi evini, ölüm gelecekmiş gibi kalbini temiz tut.” sözüne kulak kesilip ölüme her an hazırlıklı olmamız gerçeği…
Yaşamayı ıskalamayan, geçen ömrün hakkını veren güneşin, ayın, toprağın, havanın, yağmurun Sahibine evinde, işinde, çarşıda hayatının her bölümünde yer verenlere gam, üzüntü, kederin, pişmanlığın uğramayacağı gerçeği…
Yakınlarıyla diğer insanlarla canlılarla eşyayla ilişkisi, iletişimi bozuk bir insanın Yaratıcı yanında, katında zor durumda kalacağı gerçeği…
Dünyada iken gece gündüz peşinde koştuğumuz, sonsuzluğa uzanmayan, insanların gözünü kamaştıran, sahip olmak için canla başla hırsla çalıştığımız dünyalıkların musalla taşına yattığımızda büyük bir anlam ifade etmediği gerçeği…
Sütü içip Yaratıcıyı değil, ineği gören; balı yiyip Yaratıcıyı değil, arıyı gören; elma, armut, portakalı yiyip Yaratıcıyı değil, ağacı, manavı gören; güneşten, gündüzden, yerin göğün sınırsız nimetlerinden faydalanıp bir türlü Yaratıcıya ulaşamayan, perdelerde boğulan bir tık ötesini göremeyen insanların ölümle başlayan yolculuklarının zahmetli olacağı gerçeği…
Yaşamayı ıskalamamaktan maksadım birincisi Yaratıcımızdan habersiz yaşamaktır. Balıklar denizde yaşayıp denizin her türlü nimetlerinden yararlanıp denizi tanımadıkları gibi biz de dünyada yaşıyoruz; ama dünyanın sahibiyle tanışmadan isteklerine hakkıyla boyun eğmeden manevi huzurun getirdiği zihinsel ve kalbi tarifsiz zevki tatmadan bu dünyadan iflas etmiş bir tüccar gibi çekip gidiyoruz.
İkincisi karıncalar ve sincaplar gibi biriktirme, daha çok dünya malına sahip olma arzusuyla gökyüzüne, güneşe, ormana, yağmura dokunmadan, farklı yerler ülkeler gezmeden, farklı kültürlerle insanlarla tanışmadan dar bir dairede, dışa kapalı verilen kısa zaman dilimini sadece mal mülk için harcamak, eşyanın bize sahip olduğu gerçeğinden habersiz bir ömür geçirmektir. Bu şekilde yaşamak Yaratıcı ve yaratılmışla aramızı açıyor, verilen ömür sermayesini baki elmaslara değil, fani kırılacak şişelere sarf ettiriyor.
Madem ölüm öldürülmüyor ve kabir kapısı kapanmıyor ve her geçen gün verilen zaman eriyor, bitiyor, tükeniyor. Bizi yoktan yaratan Rabbimiz ne der diye değil de el âlem ne der diye yaşamak ya da el âleme bir şeyleri göstermek, onlara bilgi, mal mülk, statü şan şöhret yönüyle hava atmaya çalışmak, kendimizi aldatmaktan ibaret olsa gerek.
Üstat Bediüzzaman Said Nursi’nin şu sözü kafamıza tokmak gibi iniyor ve bizi silkeliyor: “Eyvah, aldandık! Şu hayat-ı dünyeviyeyi sabit zannettik. O zan sebebiyle bütün bütün zayi ettik. Evet, şu güzerân-ı hayat bir uykudur; bir rüya gibi geçti. Şu temelsiz ömür dahi bir rüzgâr gibi uçar, gider.
Mehmet dayımın cansız bedenine bakınca aklıma gelen şiirler ise:
Üstat Necip fazıl Kısakürek’ ait çoğumuzun ezberinde olan şiirlerdir.
Öleceğiz müjdeler olsun, müjdeler olsun!
Ölümü de öldüren Rabbe secdeler olsun!
Ölüm güzel şey budur perde ardından haber…
Hiç güzel olmasaydı ölür müydü peygamber?
Büyük randevu… Bilsem nerede, saat kaçta?
Tabutumun tahtası, bilsem hangi ağaçta?
Son gün olmasın dostum, çelengim, top arabam
Alıp beni götürsün tam dört inanmış adam
Kapı kapı, bu yolun son kapısı ölümse;
Her kapıda ağlayıp bu kapıda gülümse!
O demdeki, perdeler kalkar, perdeler iner,
Azrail’e hoş geldin diyebilmek de hüner…
O dem çocuklar gibi sevinçten zıplar mısın?
Toprağın altında saklambaçta var mısın?
Ölüm ölene bayram, bayrama sevinmek var;
Oh ne güzel, bayramda tahta ata binmek var!
Sultan olmak istersen, tacı, sorgucu, unut!
Zafer araban senin, gıcırtılı bir tabut!
Her şey, her şey şu tek cümlede;
Yoktur ölüm, Allah diyene!
Canım kurban, başı secdede,
İki büklüm Allah diyene
Cahit Sıtkı Tarancı’nın yine çoğumuzun bildiği mısralarını yazmadan geçmeyelim:
Neylersin ölüm herkesin başında
Uyudun uyanamadın olacak
Kim bilir, nerde, nasıl, kaç yaşında?
Bir namazlık saltanatın olacak
Taht misali o musalla taşında
Yaman Karaca ise “Ölüm Dediğin” başlıklı şiirinde ölüm gerçeğini mısralarına şu şekilde yansıtır:
Ölüm dediğin kurulu bir düzenek
Dakikası saniyesi şaşmaz bir saat
Sana uğramaz diye aldanma sakın
Ömür dediğin bitmeye mahkûm
Erişilmez dallara dikme gözlerini
Öyle her şeye zamanın yetmiyor
Ölmeyecekmiş gibi yaşama şu hayatı
Unutma ki her günün bir gece son buluyor
Öyle Azrail’e el etmelere gerek yok
O zamanını senden benden iyi biliyor
Her şeye inat mutlu olacağım deme
Hayır ve şerri bir tek Mevla’m biliyor
Yükün ağır gelse de sana
Bak omuzların taşıyor
O kimseye kaldıramayacağı
Dertleri de vermiyor
Yalnız kaldım diye aldanma
Kimsem yok diye dövünme
O seni adım adım izliyor
Ölüm dediğin bir son değildir
Hayat dediğin de bitmez değildir
Dünya bir rüyadan ibarettir
Yaşamsa ölümün yansıması
Vakti varken insan gözünü açmalıdır
Çünkü zaman dediğin geri alınmıyor
Ne tövbeler geri çevrilip
Ne dualar kabul ediliyor
Kabir dediğine nefis sığmıyor
Hayat yolu uzun ömür ise kısa
Öyle her dilediğin olmuyor
Sevdiklerinle yaşamasını bil
Çünkü ecel kapını çaldığında
Pişmanlıklar fayda vermiyor
Ali Altaylı