Öğle yemeğinin bitiminden sonra çay içerken işyerinin camekânından yıllar öncesinde komşuluk
yaptığım bir beyefendi gözüme ilişti. Omzuna koyduğu yirmi kiloluk damacanayla işyerinin
karşısındaki apartmanın kapısından içeri girdi. Belki dördüncü kata kadar omuzunda taşıyacaktı.
Günlük kaç damacana omuzlarından geçiyordu bilemem; ama bildiğim şu var ki hayatta insanı en çok
yoran bedenimizin dışında taşıdığımız yükler değil, bedenimizin içinde taşıdığımız yüklerdir.
Bu beyefendinin kendisi bana yıllar önce birinci eşinden daha önce ayrıldığını, ikinci eşinden de
ayrılma aşamasında olduğunu söylemişti. Birinci eşinden birkaç çocuğunun, ikinci eşinden de -yanlış
hatırlamıyorsam- bir çocuğunun olduğunu belirtmişti. Bu beyefendinin omzunda damacanayı görünce
biz insanların farklı farklı imtihanlardan geçtiğini, herkesin dünya imtihanının çeşitli olduğunu
anımsadım.
Bizi yoran en büyük imtihanlar beynimizde, içimizde bir türlü çözüme kavuşturamadığımız, dışta
taşıdığımız yükten daha ağır ve çetrefilli olan özümüzde taşıdığımız yüklerdir. Bazen insan ağır
çuvalları, paketleri, eşyaları sırtında taşır; beyni dingin olduğu için kendini gerçek manada huzursuz
ve yorgun hissetmez. Bazen de sırtında hiç yük taşımasa bile beyninde bin bir türlü yükle hayata
tutunmaz zorunda kalır. Biz insanları da en çok yoran, strese sokan, kedere gark eden, bir anda
saçlarımızın rengini değiştirip hızlı bir şekilde yaşam enerjimizi alan beynimizde uzun süre
taşıdığımız yüklerdir. Geçmişteki yaşanmışlıklar, bugünde yaşadıklarımız ve gelecek kaygısıdır.
Omzunda akşama kadar damacana götüren buğday, un, şeker, çimento, kömür, odun çuvalı,
torbası taşıyan şahıslara sorsak bedeninizin dışında taşıdıklarınız mı sizi daha çok yoruyor, yoksa
bedeninizin içinde, zihninizde biriktirdikleriniz mi diye?
Hemen hemen hepsi bir ağızdan bağıracaklar:
Bu yükler ne ki içimizdekilere göre!
Görünür olan çoğumuzun bildiği, gördüğü, yaşadığı dışımızda taşıdığımız yükler nelerdir kısaca
değinelim:
Geçim derdi için sorumluluğunu aldığımız kişileri namerde değil merde bile muhtaç etmemek için:
sabah altıda durakta olmak, inşaatta çalışmak, madende çalışmak, demir çelik fabrikasında çalışmak,
tuğla fabrikasında çalışmak, fırında çalışmak, tarlada, bahçede çalışmak, denizde, gökyüzünde
çalışmak, karda kışta direksiyon başında olmak vb.
Herkesin içinde taşıdığı, gizli olan birçoğumuzun bilmediği görünmeyen, sezilen, insanı daha çok
yoran içimizde taşıdığımız yüklerimiz ise genel olarak şunlardır:
Tedavisi zor hastalıklar
Gurbet
Hayal kırıklıkları
Ailesinin maddi giderlerini karşılayamamak
Geçimsizlikler
Ayrılıklar
Bir türlü uygun nasibi bulamak
Çocuk sahibi olamamak
Ebeveynin evlatlarıyla evlatların ebeveynle uzun süre çatışması
Vefasızlıklar
İyiliğin kötülükle karşılık bulması
Dost kazığı
İkiyüzlülükler
İyi gün dostlarının zor günde görünmez olması
Sevdiğin işi değil de mecbur kaldığın işi yapmak
Haksızlığa, iftiraya uğramak
Emeğinin karşılığını alamamak
Trafik kazalarında sevdiklerimizin vefat etmesi
Evlat acısı
Acı ve kaygımızın karşılık bulmaması
Borçlar
Herkesi kendimiz gibi zannetmemiz
Halide Köksal’ın “Geç Kalınmış İtirafların Sancısı” şiirinde bizi daha çok yoran, üzen, yıpratan asıl
yükün dışsal değil; içsel, zihinsel, kalbi olduğunu görebiliriz.
Yaşadıklarımız mıh gibi çöreklenirken
içimizde,
ellerimizdeki kirler göründü sadece.
*
Ruhumuzdaki gam yüklü kervanları kimseler görmedi.
Çölleşmiş hayallerimizin,
doyumsuz ihtiraslarımızın faturası,
bakışlarımızda donuklaştı.
*
Çamura bulanmış ayaklarımız,
çıkış ararken dehlizlerde,
yüreğimiz müebbet hapiste,
günahlarla boğuştu cehennem izbesinde.
*
Geç kalınmış itirafların sancısı,
bedenimizi sarsarken derinden,
bir yudum ilaçtı beklediğimiz.
*
Dermansız yaralarımız,
yaşanmışlıkların körkütük izleriydi
hayat serüvenimizde.
Ali Altaylı