Erken ölüm nedir, diye bir soru sorsak çoğumuz şu şekilde cevap verecektir: Bir kişinin çocuk ya da genç yaşta dünyasını değiştirmesidir. Ya da bilinen bir hastalığı yokken bir kişinin bir anda vefat etmesidir, diye de cevap verenler olur.
Bir insanın hem kendisi hem sevdikleri hem de ülkesi için büyük bir hedef belirleyip çalışmaması da erken ölüm tanımına girer mi acaba?
Boş gezen, çalışmayı sevmeyen, kendisini yetiştirmek için rahatından ve hazlarından taviz vermeyen bir insan da erken dünyasını değiştirmiş olmaz mı?
Beklenti içinde yaşayan, yük olan kendi kabiliyetlerini işlettirip kula kulluktan kurtulup özgürleşemeyen bir insanın da erken ölüm salası okunmuş olmaz mı?
Bir gencin kendinden ve gelecekten tamamen ümidini kesip atılımı ve çalışmayı durdurması da erken ölüm değil midir?
Gerçek dayanak ve yardım noktasının adresini bulamadığı için farklı adreslerden medet uman bir insan da erken ölümle tanışmış olmaz mı?
Kaliteli bir ailede yetişmeyen, kaliteli bir eğitimciye yolu düşmeyen, kaliteli bir çevresi olmayan, kaliteli alışkanlıklar edinemeyen bir kişi de erken diğer tarafı boylamış olmaz mı?
Yanlış insanlara denk gelmesi yüzünden maddi ve manevi zarara uğrayan, aşırı stres yüzünden psikoloji bozulan hayatını idame ettirmekte zorlanan bir insanda erken ölümle tanışmış olmaz mı?
Alman ünlü edebiyatçısı Goethe, erken ölümü şöyle tanımlar: “ Faydasız bir hayat, erken ölümdür.” der.
Andrey Tarkovski: “ İnsan 25 yaşında ölür,75 yaşında gömülür.” der.
Yaşadığımız hayat, nasıl faydalı olur, nasıl zararlı? Gelin bugün bu konuda yazalım.
Öncelikle faydalı bir hayata kendini adayanların özelliklerini yazalım:
Önce kendilerinden başlarlar işe, kendi hatalarını kolay kolay affetmezler.
Dışla değil, içle uğraşırlar. Görülenle değil, görülmeyenle işleri vardır.
Verilen zamanı değerlendirirler, içini doldururlar, “vakit nakittir” diyerek zamanın kıymetini göz ardı etmezler.
Belirlenmiş hedeflerinin peşinden koşarlar, gayelerini her daim canlı tutmaya çalışırlar.
Öğrenmek, öğrenci kalmak, yeni bilgilerin peşinde bir ömür harcamak isterler.
Çalışmak ve üretmek onlar için bir tutkudur.
Öğrendikçe dolu başaklar gibi kafaları öne eğilir, gurur ve benliğe yönelmezler.
Şikâyete yönelmek yerine şükrü çoğaltırlar; sorunda boğulmak, enerjilerini tüketmek yerine çözüme odaklanırlar.
Eşref-i mahlûkat olduklarını bilirler, verilen hazineyi verenin uğrunda harcarlar.
Dürüst, ahlaklı, izzetli yaşamak için içte ve dışta mücadele verirler.
Para, mal mülk, şan şöhret, haz, ayartı için değil; ilim irfan, öğrenmek, öğretmek, olgun, farkındalı insan olmak için yaşarlar. Asıl amaçları dünyalık değil, sonsuzluk ve insanlığa hizmet içindir. Araçla amacı karıştırmazlar.
Ekranları -teknolojinin getirilerini – vizyonları, Hakka ve halka hizmet için kullanırlar. Bilgi avcısıdırlar, bilgiyi avlayıp beyinlerinde pişirirler.
Yeis, ümitsizlik, karamsarlık, bedbinlik, negatiflikle ruhlarını kirletmez, geleceklerini karartmazlar; güzel düşünceli ve temiz yaşayışlıdırlar.
İnsanlarla ve diğer canlılarla etkili iletişim kurarlar. Cana yakın, şefkatli, düşünceli insanlardır.
Cömert, cesur, net, şeffaf, planlı programlı, etkilidirler.
Kitap okumayı severler, sevdirirler.
Hayatlarına alacakları kişilere dikkat ederler. Çevreleri temiz ve kaliteli insanlardan oluşur.
En büyük yatırımın “insanlığa faydalı bir eserde ve insan yetiştirmekte” olduğunu asla unutmazlar.
İkinci olarak faydasız bir hayata sahip olanların özelliklerini yazalım:
Kendilerini bilinçli olarak daha iyi bir konuma taşımayı düşünmezler.
Gözleri kendi özlerinde değil, genel olarak başkalarındadır.
Fikirleri, olayları konuşmak yerine kişileri konuşurlar.
Planlı ve programlı yaşamazlar, zamanın rüzgârına göre savrulurlar.
Hazlarını ve çıkarları ilahlaştırırlar, toplum için değil kendileri için yaşarlar.
Genel olarak çalışmayı, üretmeyi sevmezler. Sevenler de şahsileştirir, kendi kesesinden başkasına ulaşmayı düşünmezler.
Çalışmadan, üretmeden, zora gelmeden, ter dökmeden köşeyi dönmek isterler.
Tembel, rahatına düşkün, şikâyetçi ve hastalıklı ruh hallerine sahiptirler.
Egoları şişkin, kin ve öfkeleri fazla, kırılganlıkları zirvededir.
Bilmediklerini de bilmezler, kendilerini yetiştirmek için özel gayret göstermezler.
İmkânların dağıtıldıkça çoğalacağı, düşüncesi işlerine gelmez. İmkânlarına kendi aklıyla sahip olduklarını düşünerek Yaradan’nın verdiklerini yaratılmıştan esirgerler.
İnsani ilişkiler noktasında sıkıntılıdırlar. Daha çok menfaat üzerine kurulu bir iletişim, ilişkiyi tercih ederler.
Zerrede, küçük bir sorunda boğulurlar. İnancının ve imkânlarının sorundan büyük olduğunu çoğu zaman düşünmezler.
Seçtikleri arkadaşlar onların hayatına olumlu bir şeyler katmak yerine daha çok aldıkları verdiklerinden çoktur. Arkadaş çevresi kaliteli değildir.
Hayatlarının gayesi- en büyük yatırım olarak- mal mülk biriktirme, şan şöhrete sahip olma, küçük dünyalarını imar etmektir.
Kitap okumayı sevmezler.
Yük almak yerine yük olurlar.
Kendi dış görünüşlerini ve kendilerine hizmet etmede kullandıkları kişileri çok severler.
Ali Altaylı