Beklentimiz ve bağlanma yönümüz daha çok Baki’ye değil de fani olan dünyaya, içinde yaşayan bizim gibi fanilere olduğu zaman hayal kırıklığı yaşama olasılığımız artıyor. Tutkuyla bağlandıklarımızdan hakkıyla karşılık görememek ve umduğumuzu bulamamak biz insanoğlunu yaralıyor.
Biz insanların en çok şikâyeti de bu yönden geliyor.
Yanlış ve sorunlu bağlanma intiharların artmasına neden oluyor, demişti bir dostum. Kime, kimlere bağlıyız bir düşünelim.
Bizi yoktan yaratan ve bol nimet veren Rabbimize mi, yoksa sporculara, youtuberlara, dizilere mi?
Dünyaya gelen her bir bireyin beklentisi farklı ve bağlandıkları dünyalıklar çeşit çeşittir.
Kimimiz evine, arabasına
Kimimiz tarlasına, bahçesine
Kimimiz şirketine, fabrikasına
Kimimiz eşine, çocuklarına
Kimimiz anne, babasına
Kimimiz maddiyata,
Kimimiz eşyaya,
Kimimiz güzel bir kadına,
Kimimiz yakışıklı bir erkeğe,
Kimimiz makama,
Kimimiz şan ve şöhrete,
Kimimiz filmlere, gündüz programlarına,
Kimimiz oğlumdan öte dediği kuşuna, kedisine, köpeğine bir ömür bağlanır, durur.
Bu bağlanmanın olması normal bir durumdur; çünkü bu dünyada yaşayan her bir birey birilerine bağlanarak bir şey uğrunda mücadele ederek var olur, anlam kazanır, anlam katar hayatına ve insanlığa.
Burada dikkatten kaçırdığımız en önemli nokta şu olsa gerek:
Önce iman ve intisapla dua ve ubudiyetle tefekkür ve tevekkülle Rabbimize bağlanmamız gerektiği gerçeğini gündemde tutmak.
Baki, sonsuz hayata bağlılığımızın daha çok olması gerektiği gerçeğini unutmamak ve fani olana tutkuyla bağlanmamaktır.
Çünkü ansızın o fanilerin elimizden çıkması bizi derinden yaralayabilir, boşluğa dürebilir; iki kanadı kırılmış bir kuş gibi koskoca dünyada kendimizi, yalnız, çaresiz hissedebiliriz.
Ya baki entel baki, kalıcı olan yalnız Sensin Rabbim diyebilmek bizleri savrulmaktan kurtarıyor.
İsteklerimizin yönü önce ve çoklukla Rabbimizden olması gerekiyor ki, insani ilişkilerimiz uzun süre devam etsin. Her devirde insanlar yük olanı, isteyeni değil yük alanı daha çok sevmişlerdir. O kişilerle iletişimleri daha uzun sürmüştür.
Her gün namazlarda okuduğumuz Fatiha Suresi 5.ayette:
“Yalnız sana kulluk eder, yalnız senden yardım isteriz.”
Şûrâ Suresi 9.ayette:
“Yoksa onlar Allah’tan başka dostlar mı edindiler? Oysa gerçek dost Allah’tır. Ölüleri diriltecek olan da O’ dur. O’nun her şeye gücü yeter.”
Her ihtiyacımızı fazlasıyla karşılayacak bir Rabbimiz var. Hem O (cc) Malikül-Mülktür, Ganî, Muğnî, Veli ve Vekildir.
“Fıtratı aşkla yoğrulmuş gibi sermest-i câm-ı aşk olan Mevlânâ Câmi, kesretten vahdete yüzleri çevirmek için, bak ne güzel söylemiş:
Yani, yalnız biri iste; başkaları istenmeye değmiyor.
Biri çağır; başkaları imdada gelmiyor.
Biri talep et; başkaları lâyık değiller.
Biri gör; başkalar her vakit görünmüyorlar, zevâl perdesinde saklanıyorlar.
Biri bil; mârifetine yardım etmeyen başka bilmekler faydasızdır.
Biri söyle; O’na âit olmayan sözler, mâlâyânî sayılabilir.”
Gerçek dost ve yardımında devamlı olan sadece bizi bizden daha iyi düşünen, yerin göğün her şeyin sahibi Rabbimizdir. O varken aç gözlülükle insanların elindekine göz dikmek, onlardan bir şeyler beklemek, gelmeyince de köprüleri yıkmak, bağları koparmak devamlı olarak her türlü nimeti verene bir saygısızlık değil midir?
Sabırla çalışmayla dua ve tevekkülle hangi nimet bize gelmedi ki!
Ermenekli büyük dava adamı Zübeyir Gündüzalp ne güzel ifade etmiş:
Ey nefsim! Sen, kullardan bekleme medet.
Kimden medet umarsan, edilirsin ret
Ta ezelden böyledir adet.
Dost, dostu yanı başından atar bir gün.
Sen, mutlak Allah’tan iste medeti dahi her gün
Sen ancak Allah’tan bekle medeti tüm gün
Değilse nefret tokadı yersin halktan bir gün
Beklenti huzur ve mutluluğun, dingin yaşamanın, kalbi ve zihni rahatlığın önündeki en büyük engeldir.
Bob Marley şöyle der:
“Mutlu mu olmak istiyorsun kimseden bir şey bekleme.”
Bir makamdan bir isteğimiz olsa o isteğimizin yerine gelmesi için çok zahmetler çekme ihtimalimiz var. Kaç kişiyle görüşerek belirli bir yol kat ederek ancak o isteğimize ulaşabiliriz ya da ulaşamayız.
Rabbimizle görüşme saatimiz diye bir şey yok.
Mekân derdimiz de yok.
Randevu da almak zorunda değiliz.
Başka kişilerin yardımına da ihtiyacımız yok.
İsteklerimizin en hayırlısını vereceğine de umudumuz tam.
Elhamdülillah.
İyi ki, Müslüman bir ülkede doğmuşuz.
İyi ki, iman ile Rabbimiz bizleri özgürleştirmiş.
Bediüzzaman Said Nursi’nin şu tespitleri manidardır:
“Yani, nasıl ki ulûhiyetinde ve saltanatında şeriki yoktur; Allah bir olur, müteaddit olamaz. Öyle de rububiyetinde ve icraatında ve icadatında dahi şeriki yoktur. Bazen olur ki sultan bir olur, saltanatında şeriki olmaz; fakat icraatında, onun memurları onun şeriki sayılırlar ve onun huzuruna herkesin girmesine mani olurlar. “Bize de müracaat et.” derler. Fakat ezel ebed Sultanı olan Cenab-ı Hak, saltanatında şeriki olmadığı gibi icraat-ı rububiyetinde dahi muînlere, şeriklere muhtaç değildir. Emir ve iradesi, havl ve kuvveti olmazsa hiçbir şey, hiçbir şeye müdahale edemez. Doğrudan doğruya herkes ona müracaat edebilir. Şeriki ve muîni olmadığından o müracaatçı adama “Yasaktır, onun huzuruna giremezsin.” denilmez.
İşte şu kelime, ruh-u beşer için şöyle bir müjde verir ki:
İmanı elde eden ruh-u beşer; manisiz, müdahalesiz, hâilsiz, mümanaatsız, her halinde, her arzusunda, her anda, her yerde o ezel ve ebed ve hazain-i rahmet mâliki ve defâin-i saadet sahibi olan Cemil-i Zülcelal, Kadîr-i Zülkemal’in huzuruna girip hâcatını arz edebilir. Ve rahmetini bulup kudretine istinad ederek kemal-i ferah ve süruru kazanabilir.”
Necip Fazıl Kısakürek’in aşağıdaki mısraları bizlere bağlılığımızın ve beklentimizin adresini gösterir:
İnsan yaklaştıkça yaklaştığından ayrı;
Belli ki, yakınımız yoktur Allah’tan gayrı…
*
Neye yaklaşsam, sonu uzaklık ve kırgınlık;
Anla ki, yok Allah’tan başkasıyla yakınlık…
Ne mutlu o insana ki, en çok bağlılık yönü fanilere değil, Baki olan Rabbine!
Ne mutlu o insana ki, beklentisi sadece ve sadece Hz. İbrahim gibi Rabbine ola!
ALİ ALTAYLI