Müfit Can Saçıntı’nın “Yaşamak Güzel Şey” isimli filmini izledim geçen hafta. Tedavi olmak için gittiği doktordan çok kısa bir süre içerisinde öleceğini öğrenen Müfit, bir anda kendi yaptığı işi ve hayatını sorgulamaya başlar. Bundan sonra çalıştığı şirkettekilere, özellikle işverene ve diğer insanlara daha önce içine atıp karşılık veremediği birçok meseleyi korkusuzca dillendirmeye başlar. Yakınları bu duruma alışık olmadığı için bir türlü bu duruma anlam veremez.
Tüketim çılgınlığının arttığı, değerin sahip olmakta, marka ve dışa ait kazanımlarda arandığı, dışa bakmaktan özümüzü ihmal ettiğimiz günümüzde, bu filmden bazı önemli bölümleri siz okuyucularımla paylaşmak istiyorum:
“21 yıllık reklamcıyım. Bu işin okulunu okudum. Reklam dersinin ilk cümlesi şuydu: ‘Reklamın amacı tüketicinin ihtiyaç sıralamasını değiştirmektir.’ Hani bazen bir malı alamadığınızda üzülüyorsunuz ya üzülmeyin. O sizin gerçek ihtiyacınız değildir. Bir malı aldığınızda seviniyorsunuz ya sevinmeyin. O sizin gerçek ihtiyacınız değildir. Biz reklamcılar sizin ihtiyaç sıralamanızı değiştiriyoruz, yapay ihtiyaçlar yaratıyoruz.
Son sözüm şudur:
Sevgili Tüketici!
Tüketirken tükenmeyin.
Harcarken harcanmayın.
Bir sakız da alsanız bir otomobil de alsanız harcadığınız para değil, hayatınız; çünkü o parayı kazanmak için ömrünüzü harcıyorsunuz. Gününüzü, haftanızı her neyse…
Bir gazoz için ömrünüzün bir saatini, bir gömlek için ömrünüzün beş gününü harcıyorsunuz.
Harcarken harcanıyorsunuz!
Harcarken harcanıyorsunuz!”
“Bazen kötü bir olay iyi bir adama olağanüstü güç verir.”
“Asıl kahraman hiçbir şeyi içine atmayandır.”
“Ölüm uzakken mutluluğu uzakta arıyor insan.”
“Sevdiğin bir işi yaparsan o hayat sana ödül olur. Sevmediğin bir işi yaparsan ödülü cehennem olur.”
“Mutluluğun formülü olsaydı kapitalist sistem şişeler satardı. Mutluluğu uzaklarda değil, yakınlarda aramak gerekir.”
Bu filmi izledikten sonra gerçekten bir ürün alımında kendi adıma çok yanlılıklar yaptığımı gördüm. Gözlemlediğim kadarıyla aynı yanlışı yapan bir yığın insan var.
Bir ürünü almadan önce kendimize iki soruyu sormamız gerektiğini okumuştum ya da dinlemiştim.
Alacağım ürün ihtiyaç mı, yoksa istek mi?
Gerçekten ihtiyaçsa al, istekse alma.
Niçin bunu, bu şekilde kabul etmemize rağmen bir türlü başaramıyoruz?
Peki, neden ihtiyaç olmayan birden çok eşya bizim ve sevdiklerimizin dünyasını işgal ediyor?
Bizi, bize bırakmıyorlar da ondan.
Kendimizi daha çok iyi hissettiğimizi sanıyoruz da ondan.
Reklamların yönlendirmelerinden kurtulamıyoruz da ondan.
Değeri, saygıyı, itibarı aldığımız üründe onu göstermekte arıyoruz da ondan.
Evdekilere söz geçiremiyoruz da ondan.
Hayır, demeyi başaramıyoruz da ondan.
Mutluluğu ve huzuru en günceli satın almakta, ona sahip olmakta arıyoruz da ondan.
Başkalarını markalarımızla ezikleme ve hava atma düşüncesi taşıyoruz da ondan.
Peki, biz bir insana niçin değer vermeliyiz? Değeri kim hak eder?
İçine yatırım yapanlar mı?
Dışına yatırım yapanlar mı?
Daha önce bir yazımda da değindiğim Nâbî’nin mısraları aklıma geldi:
Tahsil-i ilmin üstüne tercih eder mi nâs
Tahsil-i mal vasıta-ı rîf’at olmasa
(Mal mülk, zenginlik yükselme sebebi, itibar sebebi olmasa insanlar zenginlik için çalışmayı ilim öğrenmeye tercih ederler miydi?)
Demek ki biz elmasla şişeyi karıştırıyoruz, şişeye elmas değeri veriyoruz ve itibarlaştırıyoruz. Mal mülk daha çok dünyalık, geçici bir değer kazanmamızı sağlıyor, ilim ise hem dünya hem sonsuzlukta değerli insan konumuna ulaştırıyor bizleri.
İtibarı, değeri yanlış adreste arıyoruz, ne zaman uyanmayı düşünüyoruz?
Bir insan marka takıldığı için
Çok zengin mal mülk sahibi olduğu için
Lüks evlerde oturduğu için
Son model otomobillere bindiği için
Elinde kolunda boynunda değerli takılar olduğu için
Yakışıklı güzel olduğu için
Statü sahibi olduğu için
Yeni çıkan her ürüne hemencecik sahip olduğu için
Takipçisi çok olduğu için
Eli kolu uzun olduğu için değerli olmaz.
Değeri ve itibarı; eğitimde, ilimde irfanda, Yaratıcıya kullukta, dürüstlükte, ahlakta, utanma hissinde, çalışmakta üretmekte, işini sağlam yapmakta, milli ve manevi değerlerine bağlılıkta, özünde aramayarak tüketimde, harcamakta, markada, dışta arayan biz insanlara üstad Necip Fazıl Kısakürek’in mısralarını hediye edelim:
Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!
Haykırsam, kollarımı makas gibi açarak.
Değerli Genç! Sırf marka diye çok da ihtiyacın olmadığı halde aldırdığın ayakkabı, elbise, saat, bilgisayar vb. babanın başkasının işinde kaç saat, kaç gün, kaç ay çalıştığını biliyor musun?
Değerli Hanımefendi! Çok da ihtiyaç olmadığı halde komşularda, ekranda, reklamlarda var diye kocanın kafasının etini yiyerek aldırdığın ev eşyaları vb. kocanın kaç saat, kaç gün, kaç ay çalıştığını biliyor musun?
Aynı yükü siz çekseniz, ter dökseniz, zorlansanız, bedeller ödeseniz belki de ihtiyaç olmayan sadece istek ve tatmin olan hiçbir markayı, eşyayı aldırmayacaktınız.
Babanızı, kocanızı görün, düşünün emeğini sadece çok gerekli yere harcayın. Başka baba yok.
Ali ALTAYLI