Bir gençle sohbet ederken bana şöyle demişti:
“Abi ben ne anne tarafı akrabalarımla ne de baba tarafı akrabalarımla uzun zamandır görüşmüyorum, artık akrabalardan çok zarar görmeye başladık, böylesi daha iyi.”
O genç gittikten sonra düşünmeye başladım. Bu genç gibi düşünen insan sayısının hiç de az olmadığı zihnimde canlanmaya başladı.
Zira bizim kendi çevremizde de ufak tefek nedenler yüzünden sıkıntılar yaşanmış; uzun süren kırgınlıklar, kızgınlıklar, küslükler, iletişimi kesmeler kendisini göstermişti.
Geçmiş hesaplar, miras paylaşımı, kin, nefret, haset damarının aktif çalışması, kibir, küçük çıkar hesapları, beklentinin karşılanmaması, borç alıp vermeler, ben büyüğüm sen küçüksün, ben haklıyım sen haksızsın; tarlanın, arsanın, bahçenin en iyi yeri sana düştü bana verimsiz yeri düştü, babama sen bakmadın ben baktım, annemin parasını sen yedin ben yiyemedim; nişanıma, sünnetime, düğünüme, cenazeme sen gelmedin gibi nedenlerle akrabalık bağları zarar görmekte, hatta küs olarak helalleşmeden diğer tarafa giden insan sayısı çoğalmaktadır.
Peki, kimi dinleyeceğiz?
Nefsimizi mi?
Katmerli kinimizi mi?
İnadımızı mı?
Bitmek tükenmek bilmeyen geçmiş hesaplarını mı?
Akraba, akbaba söylemlerini mi?
Sosyal paylaşım sitelerindeki akrabalık bağlarını zedeleyen söylemleri mi?
Dizilerdeki bağları param parça eden karakterleri mi?
Az insan çok mutluluk nutuklarını mı?
Küçük bir sorun yüzünden aramızı açan şeytanı mı yoksa şeytanlaşmış insanları mı?
Yoksa bizi bizden daha iyi bilen bizi yaratan belirli bir süre sonra da yanına alan Rabbimizi mi, onun kutlu elçisini mi?
Bireyler, aileler, toplumlar ne zaman ilahi olana kulak kesilmiş düzen ve huzur bulmuş; ne zaman ilahi olanı hayatından çıkarmış huzursuzluk girdabında boğulmuştur.
Bireyler, aileler, toplumlar ne zaman Yaratıcıyı ve elçisini hayatının içine katmış sorunlarını çok hızlı bir şekilde çözmüş ne zaman hayatının dışına itmiş sorunlar altında ezilmiştir.
Bireyler, aileler, toplumlar Allah (cc) ve Resulünden (sav) gelene teslim olmuş, hayatına uygulamış mutluluk asrını yaşamış; ne zaman yüz çevirmiş, kendi aklını, görgüsünü, nefsini, canının istediği yaşamı, kararlarını ilahi olanın önüne geçirmiş huzursuzluk asrına evrilmiş.
Necip Fazıl Kısakürek teslimiyetle yürünen yolların daha kolay olacağını söyler:
Gözüm, aklım, fikrim var deme, hepsini öldür!
Sana çöl gibi gelen, O göl diyorsa göldür.
Rabbimiz (cc) kutsal kitabımızda “otuz” ayetinde ve Peygamberimiz (sav) “yüze yakın” hadisinde akrabayla iyi geçinmemiz gerektiğini, akrabayla iletişimi kesmememiz gerektiğini söyler.
O fâsıklar ki Allah’a kesin söz verdikten sonra sözlerinden dönerler, Allah’ın korunup gözetilmesini emrettiği bağları koparırlar ve yeryüzünde bozgunculuk yaparlar. En büyük zarara uğrayanlar işte onlardır. (Bakara sûresi, 27. ayet)
Allah’a kulluk edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babanıza iyilikte bulunun. Akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolda kalmışlara, elinizin altında bulunan köle, câriye, hizmetçi ve işçilere iyilik yapın. Çünkü Allah, kendini beğenen ve çokça övünüp duran kimseleri kesinlikle sevmez. (Nisâ sûresi, 36. ayet)
Allah’a kesin söz verdikten sonra sözlerinden dönenler, Allah’ın korunup gözetilmesini emrettiği hususları koparıp atanlar ve yeryüzünde bozgunculuk yapanlara gelince, işte lânet de bunlar içindir, varılacak en kötü yer olan cehennem de bunlar içindir. (Ra’d sûresi, 25. ayet)
Şüphesiz ki, Allah adâletli davranmayı, iyilik yapmayı ve akrabayı görüp gözetmeyi emreder. Her türlü hayâsızlığı, kötülüğü ve azgınlığı yasaklar. Düşünüp ders almanız için size böyle öğüt verir. (Nahl sûresi, 90. ayet)
Akrabaya, yoksula ve yolda kalmış yolcuya hakkını ver; fakat malını israf ederek saçıp savurma. (İsrâ sûresi, 26. ayet)
Yine Efendimiz (sas) hadisleri bize akrabalarımız hakkındaki tutumumuzu belirler:
“Kim rızkının bollaştırılmasını yahut ecelinin geciktirilmesini arzu ederse, akrabaları ile ilişkilerini sürdürsün.” (Müslim, Birr ve’s-Sıla, 6)
“Sıla-i rahim yapan, akrabasından gördüğü iyiliğe karşılık veren değil, akrabası kendisi ile ilişki kestiğinde bile ona iyilik yapandır.” (Buhârî, Edeb, 15)
“Ben Rahman’ım, akrabalık bağlarının adı ise Rahim’dir. Ona kendi ismimden türeyen bir isim verdim. Onunla ilişkiyi sürdürenle ben de ilişkimi sürdürür, onunla ilişkiyi kesenle bende ilişkimi keserim.” (Ebû Dâvûd, Ahmed b. Hanbel)
“Sevabı dünyada iken verilecek iyilik, başkalarının dertleri ile ilgilenmek ve akraba ile bağları korumaktır. Cezası dünyada iken verilecek kötülük ise haddi aşarak azgınlık yapmak ve akraba ile ilişkileri kesmektir.” (İbn Mace, Zühd, 23; Ebû Dâvûd, Edeb 43)
“İçlerinde akrabalık bağını koparan kimsenin bulunduğu bir topluluğa rahmet inmez.” (Buhârî, Edebü’l-Müfred)
Akrabalık bağlarını Allah’ın hatırı Peygamberimizin (sav) hatırı dünya ve ahiretin kazanımları için korumaya çalışan, arayıp sormayanı arayan, gelmeyene giden, bu noktada iyi niyetli olanlar dünya ve ukba kazanıyor. Bulunduğumuz “Cilalı İmaj Çağı”nda bizler git gide yalnızlaşıyoruz. Yalnız insan sorunların altında eziliyor, psikolojik dayanıklılığı azalıyor, çabuk eskiyor ve yıpranıyor, ilaçlarla ayakta kalmaya çalışıyor.
Akrabalık bağlarını koruyan bir kişi en büyük bağ olarak iman bağını bilir ve imanı ona sıla-i rahimi korumayı, sürdürmeyi emreder.
Ölüm yatağında olan birisine Azrail gelse canını on sene daha almayacağım şu sulu, verimli tarlayı akrabana vereceksin dese hiç tereddütsüz verir.
Peki, neden dünyada az bir an toprağı için akrabayla düşman oluruz?
Peki, neden akrabalık ilişkisini sürdürenin ömrü uzun, eceli geç olur hadisini düşünmeyiz?
Halil İbrahim Bereketi kıssasıyla bugünkü yazımızı sonlandıralım.
Bir zamanlar iki kardeş varmış. Büyüğünün adı Halil, küçüğünün adı İbrahim. Halil, evli ve çocuklu, İbrahim ise bekârmış. Kendi hallerinde, kendi yağlarında kavrulurlarmış. Ortak bir tarlaları varmış iki kardeşin. Buğday ekip buğdayı, domates dikip domatesi, ne ekerlerse hasat zamanı paylaşırlarmış. Buğdaylar başak vermiş. Harman zamanı gelmiş. Sapı samandan ayırmışlar. Haklarını tanzim etmişler. Sıra gelmiş buğday çuvallarını taşımaya. Halil kardeşine “Birimiz kendi çuvalını götürürken diğeri burada buğdayları beklesin.” demiş. Halil, kendi payına düşen buğdaydan bir çuval doldurup düşer yola.
“Peki, abi demiş” İbrahim… İbrahim düşünmeye başlamış: “Abim evli, çocuklu. Daha çok buğday lazım onun evine” Kendi payından biraz daha koymuş ağabeyi Halil’in çuvalına.
Halil gelir. Bu defa İbrahim yüklenir sırtına çuvalı. O gidince Halil, kardeşi hakkında şöyle düşünür: “Çok şükür, ben evliyim, kurulu bir düzenim de var. Ama kardeşim bekâr. O daha çalışıp, para biriktirecek. Ev kurup evlenecek.” Kendi payından atar onunkine birkaç kürek.
Biri gittiğinde, diğeri, kendi payından atar onunkine. Bu, böyle sürüp gider. Ama birbirlerinden habersizdirler. Nihayet akşam olur. Karanlık basar. Görürler ki, bitmiyor buğdaylar. Hatta azalmıyor bile. Hazreti Allah bu hali çok beğenir. Buğdaylarına bir bereket verir, bir bereket verir ki… Günlerce taşır iki kardeş, bitiremezler. Dolar tasar ambarları. Bu bereketin adı: “ Halil İbrahim bereketi” olarak söz dağarcığında yerini alır.
ALİ ALTAYLI