Önceki gün, kanallara göz gezdirirken bir haber kanalında spiker- yanlış hatırlamıyorsam- yedi ay önce evlenen, bir kadının kocasını mutfaktan aldığı bir bıçakla öldürdüğü söyledi. Bu olay Uşak’ta gerçekleşiyor. Hayatımın en güzel yılları Uşak’ta üniversitede geçtiği için bu acı haber, dikkatimi çekti ve üzdü. Öncelikle havasından, suyundan, imkânlarından yararlandığım bu şehre, emeği geçen üniversitedeki hocalarıma selam olsun. Her iki tarafın yakınlarına da sabırlar diler, bu olaydan en çok etkilenen iki çocuğa da hayırlı bir gelecek temenni ederim.
Bu tip olayları yazmak, dillendirmek beni rahatsız etse de bir gerçeği vurgulamak için kaleme almam gerektiği düşündüm.
Hatırladığım kadarıyla spiker şöyle ifade etti: “ Uşak’ta yedi ay önce evlenen, ikisinin de ikinci evliliği olan ve önceki evliliklerinden birer çocukları olan çiftin iyi giden, huzurlu bir evlilikleri vardı. Kıskançlık yüzünden tartışmaya başladılar. Bir anda öfkesine hâkim olamayan bayan, mutfaktan aldığı bıçakla kocasının ölümüne neden oldu.”
TV de çiftin evli kaldığı sürece mutlu geçen günlerinin, özellikle tatile çıktığı günlerinin, fotoğrafları da gözüme çarptı.
Peki, bu olayın suçlusu kim?
Kıskançlık hastalığının kendisi mi?
Öfke kontrolsüzlüğünün ta kendisi mi?
Yoksa huzurlu geçen günlerin yabancı gözlere gösterilmesi mi?
Aile kurumunu yıpratan ekranların, programların, filmlerin hiç mi sucu yok?
Bizim gerçek güneşimizle barışmayan, bize sahte güneşler ve mutluluklar vaat eden, aile kurumuna hastalık bulaşmasına neden olan mimsiz medeniyetin hiç mi sucu yok?
İnsanları “benden ayrı ben yapan duygu” ların, aklı durduran, gözü ve geleceği karartan duyguların hiç mi sucu yok?
Tedavi için yardımcı olmayan yakınların hiç mi sucu yok?
Yoksa erkek mi?
Yoksa bayan mı?
En doğrusunu Rabbimiz bilmekle beraber, ülkemizde bu şekilde üzücü, yaralayıcı, yıpratıcı, kötü örnek teşkil edici olayların yaşanmaması temennisinde bulunarak biz bu yazımızda, evlilik hayatını zora sokan ve tedavi edilmediği sürece her iki tarafta da büyük kayıplara neden olan, üç hastalıktan bahsedeceğiz:
Kıskançlık
Öfke kontrolsüzlüğü
Huzurlu geçen günlerin yabancı gözlere servis edilmesi
Kıskançlık: Ortada belirli bir delil, kanıt olmadan çiftlerin birbirinden şüphelenmesi, evliliğin güzel yarınlarını çekilmez kılar. Eşlerin birbirini ölçülü kıskanması doğal olandır. Erkeğin eşini yabancı gözlerden koruması, kıskanması evlilik kurumunun devamlılığına katkı sağlar. Kıskançlık ölçülü olmaktan çıkıp paranoyayla iş birliği yaptığında ailede huzur iklimi yavaş yavaş yok olmaya başlar.
Evlilik güven esası üzerine kurulu ve her toplumda kutsal bir yapıdır. Kıskançlık hastalığı tedavi edilmediği sürece evlilik bahçesinde çiçeklerin açması mümkün değildir. Biz melek olmadığımız için kusurlu varlıklarız. Hem erkeğin hem de kadının evlilikte pürüzlü tarafları olabilir. Evlilik kurumuna zarar veren taraflarını çiftler yok etmeyi becerebilmelidir. Bunu başaramıyorlarsa terapi ve ilaç tedavisine başvurmada geç kalmamaları ilerde doğabilecek zararları önler.
Aşırı derecede kıskançlık hastalığı alan bir birey, muhakkak tedavi olmalıdır. Kendisine, çocuklarına, yol arkadaşına ve çevresine zarar vermeye onların yüzündeki tebessümü yok etmeye ve yarınlarını çalmaya hakkı yoktur.
Bu konular üzerinde uzman, Türkiye’de en tanınmış psikiyatristlerden olan Prof. Dr. Nevzat Tarhan’ın tespitlerinden alıntı yapalım:
“Kıskançlığın az miktarda olanı tutkal etkisi oluşturur. Yanlış kullanılırsa da ailedeki ilişkileri patlatır. ‘Ben neden kıskandım?’ sorusunu insan kendisine yöneltip mantıklı bir cevap alırsa sıkıntı yok; ama gereksiz yere yapılan kıskançlık aile kurumuna zarar verir. Bir insan kıskançlık hissettiği zaman karşıdaki kişinin aleyhinde konuşmaya başlar. Kıskançlıkta en büyük zarar kişinin kendisinedir.”
“ Mutluluğun en büyük düşmanlarından biri de kıskançlıktır. Bir vaka tanıyorum eşini uyurken izleyen bir erkek vardı. Uykusunda eşi güldüğü zaman uyandırıp ‘Neye gülüyorsun diye soruyordu?’ Bu patolojik bir kıskançlıktır. Kıskanç ilişki evde bomba bulundurmakla aynıdır. Kıskançlığın azı karar çoğu zarar diyebiliriz.”
“Kıskanç kişi her şeye kanıt arar. Eve geldiğinizde telefonunuza şifre koyuyorsanız, telefon çaldığında başka odada konuşuyorsanız bu durum karşı tarafı çıldırtır. Açık ve şeffaf ilişki yaşamanız lazım. O yüzden şeffaf olun. Açık şeffaf ve dürüst ilişkiler evlilikte güven duygusunun temelini oluşturur. Bütün kültürlerde yalana karşı duyarlılık var. Yalan ilişkinin en büyük düşmanıdır.”
Öfke kontrolsüzlüğü: Daha önceki yazımızda öfkenin zararlarından bahsetmiştim. Özellikle trafikte ve evlilik kurumunda yaşanan öfke kontrolsüzlüğünün yıkımının hesabını yapmak zordur. Bir anda iyi giden hayatı ters yüz edebilir. Baharı kışa, gündüzü geceye, kahkahayı bir anda gözyaşına dönüştürebilir.
Öfke kontrolsüzlüğü yaşayan bir birey, terapi ya da ilaç tedavisiyle bir an önce bu zararı hesapsız hastalığı kendisinden gidermelidir. Hiç kimsenin bir başkasının geleceğini karartmaya hakkı yoktur. Evlilikte öfke kontrolsüzlüğü, uzun süre sürebilecek mutluluğun önündeki en büyük engeldir. Çiftlerin yavaş yavaş birbirinden uzaklaşmasına; çocukların öfkeli, gergin, endişeli olmasına neden olur.
Yıllar önce işyerinin önünde kocasına bağırıp çağıran bir bayanı gözlemlemiştim. Kocası sus, rezil olduk nevinden çaresizce tepkiler verirken kadın avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Kadının öfke kontrolsüzlüğü yaşadığı her halinden belliydi.
Kadını bu hale ne getirdi? Bunu da sorgulamak gerekiyor. Bazen hasta ruhlu insanlar ve kötü geçmiş, bir başka sağlıklı insanı hasta etmeye fazlasıyla yetmiyor mu?
Bu konuyla ilgili tanınmış Psikiyatrist Prof. Dr. Kemal Sayar’dan alıntı yaparak konumuza açıklık getirmeye çalışalım:
“Kalıcı öfke, bir başka deyişle kin ve intikam duygusu, kronik strese çok benzer şekilde, sonunda hipertansiyon, kalp hastalığı, ülser ve bağırsak hastalıkları risklerinin artmasına neden olabilir. Kontrol edilmiş öfke eylem için güçlü bir katalizör olabilirken kontrol edilmemiş öfke kişinin sağlığına büyük zararlar verebilir.”
Kemal Hoca, öfke kontrolsüzlüğünün ilk önce kişinin kendi sağlığına zarar verdiğini söyler. Keşke, öfke sadece kişinin kendi sağlığı ile sınırlı kalsa; ama öyle olmadığını haberlerdeki şiddet olaylarından ve sosyal medyadaki istenmeyen görsellerden anlayabiliyoruz. Ülkemizde öfke kontrolsüzlüğü yüzünden dağılan aileler ve geleceği kararan çocukların sayısı hiç de az değil.
Huzurlu geçen günlerin yabancı gözlere servis edilmesi: Rabbimiz verdiği nimetlere şükretmemizi istiyor. Verdiği nimetlerin her yerde gösterilmesine ise iyi bakmıyor. Bizim en değerli bir mücevherimiz olsa onu her yerde servis eder miyiz, yatırım için aldığımız her şeyi herkese servis ediyor muyuz?
Genellikle etmiyoruz. Çalınır, göze geliriz, kıskançlığa neden olur diye çekinmiyor muyuz?
Peki, iç huzurumuz, aile huzurumuz, dış huzurumuz, gelecek günlerin huzuru aldığımız bir değerli mücevherden daha mı değersiz?
O zaman niçin durumlarda, sosyal medyada, düğünde dernekte, caddede sokakta, misafirlikte, orada burada emanet olarak verilenleri gösterme telaşı içindeyiz?
Neyi ispatlamanın derdindeyiz?
Birçoğu iyi niyetli olmayan paylaşımlarımızda niçin ısrar ediyoruz?
Beğenenleri çok olsun diye çektiğimiz fotoğraflar, beğenmediğimiz gelecek günleri kendisine çektiğinin farkında mıyız acaba?
Bizim mutluluğumuz gerçekten bizi gören başkalarını da mutlu ediyor mu?
Çoğunluğu mutlu etmiyorsa ve iyi niyetten, aydınlatmaktan, eğitimden uzaksa bilin ki mutluluğumuz kısa sürecek demektir.
Yerin altından çıkan nimetler niye çok değerli?
Çok gözlerle buluşmadığı için.
Hz. Mevlana ne güzel ifade etmiş:
“Mezarlıklar kendini vazgeçilmez sananlarla doluyken yerin üstündeki bu gösteriş neyin nesi oluyor acaba.”
ALİ ALTAYLI