Hayat ne garip! Sevdiklerimizi bir bir kaybediyoruz. Mezarlıklar dolup taşıyor, yerin altındakiler yerin üstündekilerden ne de çok fazla. Diğer tarafa zorunlu sevkiyat durmuyor, artarak devam ediyor. Hal böyle iken biz insanoğlunun hırsı, kini, düşmanlığı, dünyaya aşırı tutkunluğu bitmiyor. Bir gün zamansız bu fani yerden göçeceğimiz gerçeğini çoğu zaman unutuyoruz, deve kuşu gibi başımızı kuma sokuyoruz ta ki acı gerçekle buluşana kadar. Unutulmayan şairimizin dediği gibi böyledir de ölüme kimse inanmaz hâlâ/ ne tabutu taşıyan ne de toprağı kazan. Ne de taze bir mevtanın üzerine toprak atan ve son yolculuğuna uğurlayan bizler.
Hafta sonu çok değerli bir abimin babasının vefatı vesilesiyle kendilerine taziye ziyaretinde bulundum. Karaman’a döndüğümde ise çok sevdiğim yeğenim Süleyman’ın kıymetli, vefalı on dokuz yaşındaki arkadaşı Beytullah’ın Karaman-Karapınar yolunda sabah işe giderken trafik kazası geçirerek vefat ettiği haberini aldım. Beytullah, Süleyman’ın yanından hiç ayrılmaz yedikleri içtikleri ayrı gitmez; temiz, dürüst, ahlaklı bir gençti. Rabbim, genç yaşta onu huzuruna aldı, kendisine misafir etti. Anne babasına, yakınlarına ve yeğenim Süleyman gibi Beytullah’ı çok seven, cenazesinde gözyaşı döken arkadaşlarına sabrı cemil dilerim.
Daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi anne karnındaki bir çocuğa desek ki, sen belirli bir süre sonra daha geniş bir yere çıkacaksın. Anne karnın senin biricik vatanın değil, ikinci bir vatanın var orası daha güzel ve yaşanmaya elverişlidir. O çocuk bize diyecektir ki, burada her şey var, benim rahatım yerinde, biricik vatanım olan anne karnındaki düzenimi bozmam. Hem dünya denilen ikinci bir vatan olduğuna da çok inanmıyorum.
Bize de aynen anne karnındaki rahatı yerinde olan o çocuk gibi diyorlar. Rabbimiz (cc) Resulü (cc), âlimler bize asıl vatanımızın bu dünya olmadığını, dünyadaki sayılı günlerimizin bitiminden ve son nefesimizi verişimizden sonra başlayacak olanın asıl vatanımız olduğunu söylüyorlar. Biz de anne karnındaki çocuk gibi dünya karnından bir gün ansızın ve zamansız çıkacağımızı bir türlü kabul etmek istemiyoruz.
Çocuk annesinin rahim kanalından istese de istemese de dünyaya adım atıyor, biz de mezar kanalından asıl vatanımız olan ahirete, sonsuz hayatımıza gidiyoruz.
Her geçen dakika, saat, gün, hafta, ay, yıl bizi ölüme yaklaştırıyor. Anne karnındaki çocuk doğuyor, çocuklar genç oluyor, gençler orta yaş, yaşlılık derken bir anda ölümle buluşuyor. Bu sıralama her zaman bu şekilde de seyretmiyor. Çocuklar da ölüyor, gençlerde. Aslında her doğan insan ölümle nişanlanıyor, kundakla kefen arasındaki yol çok da uzun değil. Bu gerçeği bir bilsek bir anlasak ilim yoluyla tefekkürümüz derin olsa bir canı incitmeye kalkışır mıydık? Allah’ın istemediği bir yoldan ömür sermayesini tüketir miydik?
Ziya paşa ne güzel ifade etmiş:
Sanma kim sâat çalar bil başına tokmak vurur;
Mevte bir sâat dahî yaklaşdın ey gâfil deyû.
(Çalar saat her saat başı çaldığında bil ki maksadı saati söylemek değil, ey gafil, ölüme bir adım daha yaklaştın diye sana haber verir.)
Peki, önümüzde bir ölüm gerçeği olduğu halde niçin ölümü çok çabuk unutuyor ve yanlış bildiğimizden bir türlü geri kalmıyoruz?
Üç sebebi var:
Çoklukların hâkimiyetinden kurtulamamamız ve gündemimizin sayılar, rakamlar olması
Ölümü unutturacak diziler, programlar, öğrenmeler, görseller
Aşırı dünya mal mülkü sevgisi ve tutkusunun ilmin önüne geçmesi
Metin Karabaşoğlu “Çokluk ve Ölüm” başlıklı yazısında çoklukların hayatımızdaki hâkimiyetinin ne denli fazla olduğuna değinir.
“Niceliğin egemenliğine maruz halde yaşıyor insanoğlu. Aile, sülale, şehir, şirket, toplum, millet; insanların bir arada olduğu hangi ortama bakarsak bakalım, nice hayatları neredeyse sadece sayılar belirliyor. Aylık gelirleriyle haftalık harcama miktarıyla arabasına verdiği parayla evinin kaç para ettiğiyle kaç evinin olduğuyla gömleğini kaç liraya aldığıyla kaç elbisesi olduğuyla hangi dereceyle mezun olduğuyla çocuğunun sınıfta kaçıncı olduğuyla sınavda kaç puan aldığıyla…övünen insanlar dolaşıyor etrafımızda. Nice insanın aklını ve gönlünü, asla doyuramayan sayılar dolduruyor. Hele postmodern zamanlarda bu sayılara yepyeni unsurların da eklendiğini görüyoruz. Facebook’ta kaç beğeneni, twitter’da kaç takipçisi var? Duvara yazdığı son yazı kaç beğeni aldı, son twiti kaç rt’ye ulaştı? Kitabının baskı sayısı, programının reytingi ne? Kimi geçmiş, kimlerden geri kalmış?
İnsanların, ailelerin, şirketlerin, toplumların ve milletlerin bütün mesailerini dolduran sayılar, son tahlilde sıfır çarpanlı bir “ölüm”le yüz yüze gelip sıfıra iniveriyor. Bu apaçık bir gerçek; ama bu dünyaya endeksli bütün sayıları sıfırlayan ölüm gerçeğine rağmen sonu sıfırla bitecek rakam yarışına her gün birileri daha ekleniyor.”
Ne yazık ki sayıların, rakamların hâkimiyeti, çokluklarımızla övünür durumda olmamız kelimelerin, cümlelerin gücünü, ilmin hayatımızdaki yerini ve en önemlisi de ölümü bizlere unutturdu.
Dünyada kısa süreliğine de olsa mal mülk sahibi olmak bir de şan şöhret zenginlik itibar ve saygınlık getirince madde peşinde koşma hızımız gün geçtikçe hırs ve açgözlülükle karışık bir şekilde artıyor ve ölümü unutturuyor.
Divan edebiyatının önemli isimlerinden biri olan Nâbî, ilmi mala ve dünyalıklara tercih etmemizin sebebini beytinde şöyle açıklar:
Tahsil-i ilmin üstüne tercih eder mi nâs.
Tahsil-i mâl vasıta-i rif’at olmasa.
(Mal mülk sahibi olmak eğer toplumda yükselme, itibar sebebi olmasaydı biz insanlar ilmi, irfanı bırakıp da mal peşinde koşmazdık.)
Yine her gün evlerimizde takip ettiğimiz diziler, programlar, öğrenmeler ve görseller bize ölümü unutturuyor çok kısa olan dünya hayatına sımsıkı sarılmamıza neden oluyor.
Bugünkü yazımıza Necip Fazıl Kısakürek’in şiiriyle başladık, yine onun şiirleriyle bitirelim.
Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir;
Oluklar çift; birinden nur akar; birinden kir.
*
Öleceğiz müjdeler olsun, müjdeler olsun!
Ölümü de öldüren Rabbe secdeler olsun!
Bu dünyada kazananlar, Allah’ın sınırını aşmayan ve elçisine kulak kesilerek nurlu temiz yoldan akanlardır. Dünya ve içindekileri kum tanesi kadar gözlerinde küçülten; ahireti, hesabı, kitabı gözlerinde dağlar kadar büyütenlerdir. Ölümlü olduğunu bir an bile unutmayan ve marifetullah ilmi öncelikli olmak şartıyla bütün ilimlerden nasiplenmeye çalışanlardır. Ölümü öldüren Rabbe secde edenler, emrince yaşayanlar ve cennete talip olanlardır.
Kaybedenler ise canının istediği bir şekilde yaşayan, ilahi sınırları aşmaktan adeta zevk alan halkla ve Hak’la arası iyi olmayan ve ölümden nefret eden insanlardır.
ALİ ALTAYLI