Haberler dinlerken gözüme çarpan Filistinli çocuklar, anne babaları ve çadırın içindeki sular ve ıslanan eşyalar, yatak yorgan. Boyundan büyük küreklerle çadırın içinden suyolu açan çıplak ayaklı sık sık hastalanan çocuklar. Çadırdaki yaşamın bin bir türlü zorluğuna değinen kederli, endişeli, çaresiz, imtihanları çok büyük anne babalar.
Küçük bir çadırın içine bütün eşyalarını, umutlarını, özlemlerini sığdıran hayatta kalma mücadelesi veren inanmış ve adanmış bir yığın insan. Onları tarifi zor hüzünlü bir gönülle seyrederken bir anda bu başlık zihnimde oluştu: “Çamurdan Yatak Sudan Yorgan.”
Sonra bizlerin şöyle bir hayatına baktım ve bu kadar nimet içinde kaybolan şükür duygumuzu gözden geçirdim.
Bindir türlü imkânların içinde sadece şükrümüz müydü kaybolan? Sadece şükür değildi, elbette ekranlar karşısında kaybolan utanma hissini de eklemek gerekirdi.
Biz sıcacık yerden, yandan, üstten ısıtmalı evlerde, geniş mutfaklarda, salonlarda, sudan ve çamurdan uzak yatak odalarında, bol çeşitli sofralarda Rabbimizin rızasını, huzur, güven ve samimiyeti kaybederken şükrü unuturken onlar içine su alan yatak ve yorganların, küçük tüp ve tencerelerinin bulunduğu küçücük çadırların içinde Rablerinin rızasını aradılar; şükür ve tevekküle sarılarak hayata tutunmaya çalıştılar.
Sonra çocukluk ve gençlik yıllarımı ve içinde bulunduğum orta yaşlılık yıllarını şöyle bir gözden geçirdim. Sonra anladım ki, bizler en çok geçmişimizi, geçmişteki yoksunluklarımızı, yoksulluklarımızı, çaresizliklerimizi, imkânsızlıklarımızı unutmuşuz. Bugün ise o hayatları hiç yaşamamış gibi israf, lüks ve konfor arayışının içinde kaybolmuş, şükrü ve kanaati unutmuşuz.
Verdiklerinin şükründen, farkındalığından aciz iken bizde olmayan çok şeyi Rabbimizden ister, dururuz. Eş, çocuk, iş, ev, araba, bahçe, tarla, ilim makam, koyun kuzu şirket, holding, sağlık, huzur vb. Rabbimiz bunların birçoğunu bizlere er geç verir. Şaşılacak durum şudur ki, kendisinden istediğimiz Rabbimizi verdiklerinin içinde unutur; taşar, şaşar ve şükürsüzlüğe yöneliriz. Allah’ın imtihan için bize verdikleri çoğu zaman bizim egomuzu şişirir, var mı benim gibi dedirtir, ben olmasam bu işler sapa sarar gibi benlik, gurur, kibir kokan cümlelerle kendimizi olduğundan farklı bir yerde konumlandırırız ve herksin de bu konumlandırmayı görmesini isteriz.
Yokluk şükür üretirken bazen varlık şükürsüzlük, şikâyet ve taşkınlık üretebiliyor.
Rabbimiz Mülk suresi 23 ayette şükrümüzün azlığına değinir:
(Ey Rasûlüm), de ki: “Sizi yaratan, size işitecek kulak, görecek gözler ve duyacak kalpler veren O’dur. Siz, pek az şükrediyorsunuz.”
Muâz İbni Cebel’den (r.a.) rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v.), Muâz’ın (r.a.) elini tutmuş ve şöyle buyurmuştur:
“Ey Muâz, Allah’a yemin ederim ki, ben seni gerçekten seviyorum. Sonra da ey Muâz sana her namazın sonunda: “Allahım! Seni anmak, sana şükretmek ve sana güzelce kulluk etmekte bana yardım et!” duasını hiç bırakmamanı tavsiye ediyorum.” (Ebû Dâvûd, Vitr 26; Nesâî, Sehv 60. Ayrıca bk. Tirmizî, Zühd 30)
Yunus Emre ne güzel ifade etmiş
Kemdürür yoksullukdan nicelerin varlığı
Bunca varlık var iken gitmez gönül darlığı
(Pek çok insan için varlık sahibi olmak, yoksulluktan daha kötüdür. İnsanda bu kadar varlık var iken gönül darlığı gitmez.)
Dünyadaki insanlar arasındaki güç çatışmasının en büyük nedeni varlıkla şımarmaktır. Yerinde kullanılmayan varlık, çoğu zaman hak ve diğer insanlarla aramızı açar ve imtihanı kaybettirir.
Ne yazık ki, utanma hissimiz de yavaş yavaş kayboldu. Evlerimizin bir vazgeçilmezi olan TV, elimizdeki yanlış yerlerde kullanabildiğimiz akıllı telefonlar, evlilik yaşının gecikmesi utanma hissini azalttı.
Namahrem olan karşı cinslerin uzun süre göz göze teması dinimizde yasaklanmıştır. Bekâr ve evli fark etmez. Evli bir erkek ya da kadının daha dikkatli olması dinimizde öğütlenir. Bazen bu konuda evlilerden bekârların daha hassas olduğu göze çarpıyor.
Bir erkeğin kendi hanımına bakar gibi yabancı bir kadına uzun süre bakması ya da bir kadının kendi kocasına bakar gibi yabancı bir erkeğe bakmada hayâ etmemesi edebin o insanda azaldığını gösterir. Çarşı, sokak, dışarda bu nasıl yanlış bir davranışsa ekran karşısında kimsenin görmediği yerde de aynı. Gözlüksüz gözü de gözlüğün içindekinin yönelişini de ekranı da sessizliği, yalnızlığın arkasını da gören Allah (cc) değil mi? demiştik bir denememizde.
Ekran karşısında gözünü özgür bırakan bir bireyin çarşı sokakta göz edebini koruması zordur. Ekran karşısındaki hayâsızlığın sokağa taşması bir toplumu içten içe çürütüyor, güven ve emniyeti azaltıyor, boşanmaları hızlandırıyor.
Mehmet Akif Ersoy, ne güzel ifade etmiş:
Şarka bakmaz, garbı görmez, görgüden yok vâyesi
Bir utanmaz yüz, yaşarmaz göz bütün sermâyesi.
Kısacası şükürle edep arasında çok yakın bir ilişki vardır. Gözlüğün sahibine teşekkür eden kişi gözü sağlam bir şekilde vereni görür, şükreder, sınırı aşmaz, edepli olur. Bir bireyde şükür artarsa Allah’a yakınlık ve edep artar; şükür azalırsa şikâyet ve memnuniyetsizlik artar, edep duygusu azalır.
ALİ ALTAYLI